Akdeniz Anıları (26)

Akdeniz Anıları (26)

Akşam yine balkona oturdum geceye ve yıldızlara bakıyordum.  Yıldızlar gibi, şehrin ışıkları da parlayıp sönüyordu, gecede titreşiyordu ışıklar. Ve ben orada, yedinci katta yapayalnız geceye bakarak müzik dinliyor, bira içiyor ve düşüncelere dalıyordum.

Deniz tarafından ılık bir rüzgâr geliyordu, birbirine karışmış müziklerin sesleri duyuluyordu. Walkman dinlemeye başladım. Bu kez Livaneli dinliyordum, “Sus Söyleme” adlı şarkısını…

İnsanın elinde sonunda gerçekten “bir avuç hüzünden başka bir şey “ kalmıyor muydu? Hep hüzün adasına mı çıkmak zorundaydık sonunda? Bütün aşkların yazgısı bu muydu? Birisinden hoşlanıyorduk, ilgi duyuyorduk ya da belki seviyorduk. Sonunda “elde var hüzün!” Elimizde yapış yapış bir hüzün kalıyordu ve kül rengindeki anılar. Giderek tozlaşan anılar.

O sırada böyle derin düşüncelere dalmışken baktım telefonum çalıyor. Demet arıyordu:

“Neler yapıyorsun?”

“İyiyim balkondayım, kendi halimde müzik dinliyorum walkman’den ve bira içiyorum.”

“Ya bana o kadar anlattın ki o balkonu, seninle şu an orada olduğumu hayal ediyorum. Yan yana oturmuşuz balkonda ve belki hiç konuşmadan geceye, şehrin ışıklarına ve parlayıp sönen yıldızlara bakıyoruz. Ah ne güzel olurdu şimdi seninle orada olsaydım.”

“Evet çok iyi olurdu.” dedim.

“Bak şimdi anlatacağım sana dinle.” dedim sonra.

“Neyi?” diye sordu.

“La Fontaine masalı anlatmamı istemiştin ya benden.”

“Ah evet, dinliyorum.” dedi.

Hayvanların kralı hastalanmış,
Çıkamaz olmuş mağarasından.
Bütün uyruklarına haber salmış:
Her türden birkaç elçi seçilsin,
Ve bunlar aslanı ziyarete gelsin diye.Elçiler iyi karşılanacak, demiş;
Aslan sözü veriyorum, hem de yazılı:
Dişe, pençeye karşı geçerli.
Kralın fermanına uyulmuş;
Her türden elçiler geldikçe gelmiş.
Yalnız tilkiler kıpırdamamış yerinden.
Neden derseniz, demiş bir tanesi;
Hastamızı ziyarete gidenlerin
Yoldaki ayak izlerinin hepsi
Kralın inine doğru çevrik;
Bir tek iz yok geriye dönük.
Sen gel de kuşkulanma şimdi.
Kusurumuza bakmasın haşmetli.
Yolladığı pasaporta teşekkürler;
İnanırım, bunu gösteren saraya girer.
Girmesine girer de,
Nasıl çıkar, orasını aşkolsun bilene!
(La Fontaine’den)

“Ha ha ha ha! Çok güzelmiş, nasıl da akıllı şu bizim tilki!” dedi.

“Eeee tilki bu,” dedim. “giren çıkmıyor, gireni yiyor Aslan. Ne yapsın tilki?”

“Evet doğru!” dedi.

“Ben ana konunun iktidar olduğunu düşünüyorum son yıllarda. Her konu bu iktidar konusuyla bağlantılı, esas konu bu. İktidarın kimin elinde olduğunun ve retoriğinin hiçbir önemi olmadığını düşünüyorum artık. Çünkü her tür iktidar, aynı yıkıcı sonuca yol açıyor. Görece küçük farklılıklar olsa da sonuç değişmez. Temsili demokrasi ise, köleliğin modern biçiminden başka bir şey değil denildiği gibi. İnsanlar başkaları (kendi içlerinden çıkan elitler) tarafından yönetilmemeli, kendi kendilerini yönetmeliler; bunun için özyönetim, eşitlikçi doğrudan demokrasi ya da hiyerarşik olmayan başka biçimler tartışılabilir, geliştirilebilir.” dedim.

“Evet ya garip, insanın kendi özgürlüğünü verip, üstelik boynuna takılan tasmaya sevinmesi.” dedi.

“Üstelik o tasmanın boynunda olmasından kıvanç duyması. Çok garip bu …”

“Evet çok haklısın.” dedi Demet.

Üç günüm kalmıştı tatilimin bitmesine. Romanımın ana iskeleti bitmiş gibiydi.

Sürecek…

Erol Anar

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

erol anar
error: Content is protected !!