Burada amaç, daha çocuğu okuldan itibaren ideolojik bir kuşatmaya tabi tutarak, onu Türk-İslâm sentezi çerçevesinde şekillendirmektir. Tornadan çıkmış gibi tek tip biçimlenmiş bu insanlar, yarın siyasal iktidarın yaslanacağı ana kesim olacaktır. Onun için eğitimin çok önemli olduğu tespit edilmiş ve bu biçimlendirmeye önem verilmiştir. Solcu, demokrat, ateist, laikliğe önem veren eğitim emekçilerinin önemli bir bölümüne ise işten el çektirilmiştir. Yani devlet, kendi oluşturduğu sanal gül bahçesindeki “dikenleri” temizlemiş, temizlemektedir kendi anlayışına göre. Bu kıyım tarikatlara yönelik değil, tam tersine çağdaş düşünceleri insanlara yöneliktir.
İnsan da özgürlüğü unutmuştur, o nedenle boynundaki tasmadan memnun bir halde yaşar toplumun çoğunluğu. Çünkü o tasma, artık vücuduna işlemiş, etine yapışmış, kaynamış, onun bir […]
Aslında çoğu insanın böyle bir sorunu da olduğunu sanmıyorum. Bu insanlar yaşamlarının ne olduğunun, hatta çoğu zaman yaşadıklarının bile farkına varmıyorlar. Yaşamları dünü aynen taklit etmekle geçiyor ve tatminsizliklerle. Hep daha fazlasını istiyorlar sahip olduklarının. Durum böyle olunca yaşamlarını sorgulamıyorlar, dolayısıyla yaşmalarıyla ilgili kesin bir karara varmak ya da varmamak sorunları da yok. Kendilerine göre onlar her şeyi iyi biliyorlar, yaşamın sırrını çözmüşler ve bir makine gibi sorgulamadan yaşamaya devam ediyorlar bu yüzden. Yaşamlarının kendileri tarafından yönlendirilmediğinin de hiç farkında değiller.
Aşklar çeşitlidir: İki insan arasındaki aşk, bir objeye duyulan aşk ve özgürleşme aşkı gibi. Aşk özgürlüktür ve yalnızca özgürleşme mücadelesi verenler aşkı çoğaltabilir. Aşkların en yücesi özgürlük aşkıdır. Mücadele, aşkın mayasıdır ve bu aşk sonsuza dek nefes alan bir özgürlüktür.
Arkadaşlar ile grup olarak yolculuk etmek zevklidir. Ama ben yalnız yolculuk etmeyi de seviyorum. Yalnızlık bir anlamda, yolculuk ederken özgürlük anlamına geliyor. Her şeye, başkasına sormadan kendin karar verebilirsin. Bazen bir kafeteryada, bazen bir parkta oturup gelip geçenlere bakarak hayat üzerine düşüncelere dalarsın. Konuşacak birisi yoktur yanında, bu yüzden yalnızca düşünürsün, okursun, izlersin. Ben hayat üzerine, daha çok yolculuklarda düşünürüm. Belki herkes öyle yapar, bilmiyorum.
Ama bunu öğrendiğinde çok geçtir insan için belki de. Doğa yasalarıyla uyumsuz olan insanlık, giderek kendini insan yapan özelliklerinden de uzaklaşmakta, kendini olduğu gibi doğayı ve her şeyi bozmaktadır. Hırsla, büyük bir tatminsizlikle, saldırdığı doğayı tahrip ettiğinden kazandığı tek şeyin yabancılaşma, huzursuzluk, tatminsizlik olduğunu da bir gün anlayacaktır. Ama o gün çok geç olacaktır. Bu da işte yine doğa ile uyum içinde yaşayan ama soykırıma uğrayan Kuzay Amerika Yerlilerin dediği şeydir tam olarak:
“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”
Bizim evde okumayı herkes severdi. Bu yüzden bazı kitapları iki üç kez okuya okuya eskitirdik. Bazı kitaplarımızın kapakları kopmuş, hatta bazı sayfaları da eksilmişti zamanla. Buna rağmen onları bile okurduk her fırsatta özellikle sevdiğimiz kitapları…
Şiir deyince ise, kitaplarını okuduklarımız Türk edebiyatından özellikle Nazım Hikmet, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Orhan Veli Kanık, Cahit Sıtkı Tarancı ve başkalarının da kitapları vardı evimizde.
Tabi burada Türk edebiyatından okuduğum kitapların hepsini saymamın imkânı yok, yalnızca ilk düşünüşte aklıma gelenleri yazdım, devam edeceğim de yazmaya.
Bu yüzden ben tarihi, lunaparklardaki o insanları ve şeyleri eciş bücüş gösteren aynalara benzetirim. Bu aynalar gerçeği bükerler. İşte tarihe baktığımızda gerçeği bu haliyle görürüz biz. Çünkü aslında gerçeği görmek ve onunla yüzleşmek istemeyiz.
Biz onu nasıl görürsek görelim, ne kadar manipülasyon yaparsak yapalım, tarihsel gerçeklik oradadır ve yerinden bir milimetre bile oynamamıştır.
Tarihsel gerçekliğe gözlerini kapayan, onunla yüzleşmeyen insanlar, kendi yanılsama üzerine kurulu sahte dünyalarında kalmaya mahkûmdurlar. Zaten bunların çoğu da, o yanılsama dünyasında mutludur işin ilginç yanı.
Gezmeye devam ediyordum. Kent içinde tramvay ile yolculuk ediyordum. Amsterdam’ın en eğlenceli meydanı olan Leidseplein’e gidiyordum bazen. Burada sokak canlıydı. Müzik, sokak sanatçılarının gösterileri eski tarihi meydanda neşeli bir atmosfer yaratıyordu. Kafeterya ve restoranların dışarıdaki masaları turistler tarafından dolduruluyordu. Buralar sanatçıların takıldığı canlı, bohem mekânlarıyla ünlüydüler.
Geçmiş bugüne dönüştürülemez belki ama, bazı insanlar için bugünün yerini alabilir. Nasıl mı? Eğer geçmişte yaşarsanız sürekli, şimdi’yi kaçırırsınız, doğrusu şimdi çok da umrunuzda olmaz; onu sadece temel ihtiyaçlarınızı karşılamak için kullanırsınız. Artık geçmiş, şimdinin yerini alır sizin için büyük oranda ve bir yanılsama dünyasında yaşar, giderek gerçekten uzaklaşmaya başlarsınız.
Geçmişe gitmek tehlikelidir. Bazen geçmiş ormanında ortalığı göz gözü görmez bir sis basabilir, ve siste şimdi’ye dönüş yolunu bulamayabiliriz.