Küçücük ve Kısır Dünyalar 

yankı odaları
yankı odaları

Hayat böyledir, hep en çok şikâyet edenler, en çok ağlayanlar, en çok kendini acındıranlar ve en çok mağdur olduğunu bağırarak söyleyenler kazanır. “Ağlamayan çocuğa meme vermezler.” derler. İşte bunun için en iyi kendisini gösterebilen, yaptıklarını en iyi tanıtan insan diğerlerinden daha başarılı olarak bilinir ve o insan bir şeyleri kazanır. Kendi halinde ve sessiz bir şekilde yaşayan insan, onların anladığı anlamda hiçbir şey başaramaz.

İşte bunun için politikacılar belki de halka yönelik konuşurken bağıra bağıra konuşurlar. Belki kitlelerin gözünde ne kadar çok bağırırsan o kadar haklısın anlamına geliyor.

“… çünkü öğrenmiştim en çok bağıranın en iyi şiir okumuş sayıldığını.” (Oğuz Atay: “Tutunamayanlar”)

Bu yüzden dünya ölçeğinde ünlü yazarlar, sanatçılar menajerleri ve çeşitli ajanslar aracılığıyla PR yaparlar, yani halkla ilişkiler,. Ve yapıtlarının bu şekilde daha çok insana ticari olarak ulaşmasını sağlamaktır amaç.

Çoğunlukla bağırmak, bir güç gösterisi, bir takdir edilme isteği ya da bir rolden öteye gitmiyor.

Kralı gelse …

M.Ö. 380. Platon, filozof kralların yönetimini savunmuştu. 

Fakat bu bence doğru bir yöntem ya da yol değildi. Çünkü bir insanın filozof olması onun iyi yönetebileceğini ya da kişiliğinin, karakterinin “ideal iyi, arzulanır” olduğu anlamına gelmez. Bir insan filozof olup da diktatör, tiran olabilir. 

Bazı insanlarda iktidar hırsı vardır. Hayatım boyunca gözlemlediğim bir gerçek bu ve isteyen herkesin de farkına varabileceğini düşünüyorum. Bazı insanlar, mikro veya makro iktidarın bir parçası olmak ve orada bir güç kazanmak ister. Özellikle siyasal iktidar ya da onu yapamıyorsa mikro iktidarlar, her çeşit iktidar ister. Bu güçle, diğer insanlar üzerinde bir çeşit iktidar kurar. Bunu da bazen kendisini kanıtlamanın bir aracı olarak görür. Bunu ortaya koyar. Ama bazı insanlarda bu hırs yoktur. Mikro ya da makro iktidar hırsına sahip olmayan insanlar ise, herhangi bir gücün parçası olmaktan çok, birey olarak kendi ayaklarının üzerinde durup, kendi düşünsel ve kişisel hayatlarını oluştururlar. Kurumlara sığınmazlar ve bir birey olarak hayata karşı bir duruşları vardır.

Kendisi ile barışık olan insan, öfkelenmemeye çalışır ve en sinirli anlarında bile sakin kalmak için çaba gösterir. Öfkesini başkalarına bağırarak, onlar üzerinde iktidar uygulayarak, güç gösterisi yaparak gösteren kişi aslında kendisiyle barışık olmayan bir insandır. Ve bu iç barışının olmamasının huzursuzluğunu, başkalarına bir şekilde yansıtarak ondan kurtulmaya çalışır. Ama bunu başaramaz, sonra tekrar aynı şeyleri yapar, tekrar başa sarar, başa döner.

Küçücük dünyalar

“Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun.” (Tezer Özlü: Çocukluğun Soğuk Geceleri, YKY Yayınları, istanbul 47. Baskı, 1994, sayfa 12.)

Hayatımız boyunca, özellikle çocukluktan itibaren önce ailede, sonra okulda küçük dünyalar içine hapsedilmeye çalışırız düşlerimiz yadsınır; uzaklara gitme isteği, büyük düşler kurma v.s. boş hayaller olarak bize öğretilir ve var olan duruma, koşullara ve yere razı olmamız istenir. Sonra okulda, iş yerinde ve her toplumsal alanda küçük dünyalarla karşılaşırız. 

İşte hayatımız boyunca bu küçük dünyalara sahip insanlar ve sistem, bizleri de küçük dünyalara hapsetmeye ve düş kurmamaya, düş kurmanın hoş bir şey olmadığına inandırmaya çalışırlar. Çünkü düş kurmaz insanların önemli bir bölümü, onlar var olan duruma koşullara, yerlere teslim olmuştur. Dolayısıyla düş kuranları da sevmez küçük dünyalara sahip bu insanlar. Hatta büyük, sınırsız dünyalara ve düşlere sahip insanlardan nefret ederler. Nefret etmeseler bile hoşlanmazlar. 

İşte belki de bu yüzden Özlü, “… küçük dünyalarınız sizin olsun.” diyor.

“Düşüncelerinden ibaret değildir insan”

Kendi adıma şu hayattan öğrendiğim en değerli bilgilerden birisi insanlara düşüncelerine, ideolojilerine, inançlarına göre davranmamaktır. Onları böyle ölçütlerle bir kategoriye sokmaktan kaçınmaktır. Çünkü insan bunlardan ibaret değil denildiği gibi. Bunlardan fazlasıdır.

Onun için öğrendiğim şey, insanları bu ölçütlerle değil, kişiliğine, karakterine ve fanatik olup olmamasına, düşüncesini, inancını, dinini başkalarına dayatıp dayatmamasına, yani davranışlarına göre değerlendirmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. İşte öğrendiğim en önemli bilgilerden birisi budur hayatta keşfettiğim ve bunu yıllardır uygulamaya çalışıyorum. İnsanlara önyargılı yaklaşmaktan kaçınıyor ve insanları kişiliklerine, karakterlerine, vicdanlarına göre değerlendirmeye çalışıyorum. 

“Tümüyle güvendiğiniz bir şeye asla kendinizi adamazsınız. Kimse yarın güneşin doğacağını fanatik bir biçimde haykırmaz. Çünkü güneşin yarın doğacağını herkes bilir. İnsanlar, politik ya da dinsel inançlar ya da başka tür dogmalar ya da amaçlar için kendilerini fanatikçe adıyorsa bunun nedeni daima, bu dogmaların ya da amaçların kuşkulu olmasıdır.” (Robert M. Pirsig: “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı”, Ayrıntı Yayınları, 18. Baskı, Çeviri: Süha Sertabiboğlu, İstanbul, 1995, sayfa 135-136)

Buna kesinlikle katılıyorum, çünkü kendi inancına, ideolojisine, dinine gerçekten inanan insan bunu bir başkasına dayatmaz. İnsanların tercihlerine saygı duyar ve dayattığı andan itibaren zaten o inancı, o ideolojiyi kaybetmiştir.

Çünkü kendi inançlarına güvenen insan, onu yaşamaya bakar bir biçimde, başkalarına dayatmaya çalışmaz. Ancak şöyle bir bakarsak çevremize, dinini, ideolojisini, yaşam biçimini veya başka şeyleri dayatan insanların gerçekte onları yaşamadığını, kendi ideoloji ile inançlarıyla, dinleriyle ne kadar çelişkili davranışlar içinde olduğunu görebiliriz.

Bu yüzden kendi dini inancı ya da ideolojisini kendi dünyasında yaşamaya çalışan ve davranışlarıyla bunu uyumlu yapmaya çaba gösteren insanlara saygı duyuyorum. Ama işte dediğim gibi, insanları bunları ölçü alarak kategorize etmekten uzak durmaya çalışıyorum. 

Bu dünyada olabilecek en kötü şey bütün herkesin tek bir din, inanç ya da ideolojiye inanması, sahip olmasıdır, bundan daha kötü bir şey olamaz. 

Bu ancak tek tip homojen ve bütün çiçek tarlalarının tek çeşit çiçekten ibaret olduğu bir dünyadır, kısır bir dünyadır.

Benim de bu konuda yanlış kategorilerim, davranışlarım, hatalarımı eksikliklerim olmadı mı, oldu elbette. Ama uzun yıllardır bunları aştım, aşmaya da çalışıyorum.

Yankı odalarında tutsaktır çağımız insanı 

İnsanlar özellikle kutuplaşmış ya da komplo teorilerine yatkın olanlar, kendilerinin giderek birer fanatiğe dönüştüğünün farkında olmuyorlar genellikle. Çünkü sosyal medyada yankı odalarında saatlerce aynı propagandaya, aynı düşüncelere maruz kalıyorlar. Gerçek hayatta da genellikle tıpatıp kendilerine benzeyen insanlarla arkadaş oldukları için, orası da aynı propagandanın aynı düşüncenin, inancın, ideolojinin etkisinden bir türlü kurtulamıyorlar.

Dolayısıyla yirmi dört saat aynı mahalledeler ve bu yankı odalarındaki gerçekliği, artık tek ve mutlak gerçeklik olarak algılıyorlar. Bir süre sonra da giderek birer fanatiğe dönüşüyorlar, ama ne yazık ki bunun farkına varamıyorlar. En küçük bir düşünce farklılığını ifade etmekten bile korkuyorlar mahallelerinde, çünkü en küçük bir düşünce farklılığı bile izole edilmeyi, küfür ve hakarete uğramayı, mahalleden atılmayı beraberinde getirebilir. Bu tip insanlar tıpa tıp kendileri gibi düşünmeyen hiç kimseyi sevmiyorlar; -bu bir sanatçı da olabilir, herhangi başka bir kişi de olabilir. O kişinin ürettiklerine değil, kendisiyle aynı düşünüp düşünmediğine göre değerlendirme yapıyorlar.

Ve bu ne yazık ki, diğer renklerin olmadığı siyah ve beyaz bir dünyadır.
 

Erol Anar

Paraná, 

Haziran 2026.

Görsel: Google Gemini tarafından oluşturulmuştur.

Share this content:

Seja o primeiro a comentar

Faça um comentário

Seu e-mail não será publicado.


*