Hayatın Diyalektiğine Dair Notlar

Hayatın Diyalektiği
Hayatın Diyalektiği

Hayatın Diyalektiği

Hayatımın bir döneminde birkaç yıl Samsun’da yaşamıştım. Orada bir arkadaş grubumuz vardı, yaklaşık 10-12 kişilik. Rahmi Hoca’nın resim ve serigrafi atölyesinde buluşurduk. Rahmi Hoca, Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nün eski öğretmenlerindendi, emekli olunca bu serigrafi atölyesini açmıști. Burada sanat, siyaset ve edebiyat üzerine entelektüel sohbetler yapardık. Ayrıca bir müzik grubu kurmuştuk. Müzikten, resime, karikatüre birçok alanda etkinlik yapardık.  

İşte oraya öğretmen bir arkadaşımız da gelirdi esmer güzeli Leyla; o da bizim gruba takılıyordu o dönemde.

Biz Havzalılar; Şamil Paşa ve ben bir şey olduğunda herhangi bir olay için -biraz da muziplik olsun diye-, “Değişmez! derdik. Bu, Havza’dan, çocukluktan kalan bir alışkanlıktı. İşte bu Leyla da ne zaman böyle desek, bize hep şöyle diyordu :

“Ya arkadaşlar, bu dediğiniz diyalektiğe aykırı! Değişmez olur mu, her şey değişir. v.s.

Her şeye de bir yanıtımız vardı. Biz de şöyle cevap verirdik ona :

“Değişse de değişmez, değişmese de değişmez!”

İşte ben, huzurun anahtarını da yıllar sonra bunda buldum. Her şeyin aykırılığı da, uyumu da var hayatta. Bu da hayatın diyalektiği. Dolayısıyla işte böyle diyorum şimdi: Gelse ne olur, gelmese ne olur? Yapsa ne olur, yapmasa ne olur? Olsa ne olur, olmasa ne olur? Söylese ne olur, söylemese ne olur? Yani… Her iki durumda da benim için bir şey değişmiyor; değişse de değişmiyor. 

Ve böylesi bir durumda, hiçbir zaman bir beklenti içine girmiyorum insanlarla ilgili. Huzur içinde, akışa uyum sağlayarak, bazen de iradi müdahaleler yaparak, hayatın içinde akıp gidiyorum kendi yolumda. Ve mutluyum, huzurluyum.

Çünkü biliyorum ki eğer hayat ırmağının akışının dışına çıkarsam, takılıp kalırsam iradi olarak hiçbir şeyi gerçekleştirme şansım yoktur. Ancak akışta kaldığımda, iradi olarak kendi hayatıma müdahale edebilirim. Bu müdahale de sınırlıdır; hayatın izin verdiği kadardır. Hayat ırmağının akışına genel anlamda müdahale etmek çok zordur.

Ama biz genel olarak, diğer insanların akışlarını kontrol etmeye, onların akışlarına müdahale etmeye çalışırken hayatımız boşa geçiyor; kendi akışımızı unutuyoruz ve hayat bizi belki de istemediğimiz yerlere sürüklüyor. O nedenle insanın, iradi olarak kendi akışını kontrol edebildiği kadar edebilmesi; başkalarının akışına müdahale etmekten çok daha huzur verici ve bence sonuç alıcıdır.

“Hayat akıp gidiyor ve herkes hayatın akışı içinde kısılıp kalıyor.” (Paulo Coelho: “Portobello Cadısı”, Can Yayınları, Çeviri: Celal Üster, 2008, İstanbul, sayfa 133.)

İşte hayatın akışında bir yerde sıkışıp kalmamak için, hayatın akışına uyum sağlamak gerekiyor. Hayata genel olarak uyum sağlamak, bu akışın içindeki her şeyi kabul etmek anlamına gelmiyor. Onun için hayatın akıșına uyum sağlamak, insanın kendine uyum sağlaması ve kendi kişiliğini, karakterini kendi elleriyle oluşturması anlamına geliyor. 

Hayatın doğal akışını reddeden kişi bir yerde kısılıp kalacaktır Başkalarının hayatlarının akışlarına müdahale eden kişi, yine bir yerde kısılıp kalacaktır; çünkü dikkati başka yerdedir kendi hayatında değil.

Hayatın doğal akışını kabul eden, ona uyum sağlarken aynı zamanda iradi müdahalede bulunup kendi hayatını yönlendirmeye çalışan insan, özgür bir insan olma yolundadır.

Esas şaşırtıcı olan çoğu insanın kısılıp kaldıkları noktada mutlu olduklarını sanmaları ve hayatın içindeki doğru ve hakikati artık bulduklarını ve ilerlemeye gerek olmadığını düşünmeleridir. Ve hayat ırmağını, sadece o bulundukları yerden gördükleri şekli ile bilmeleridir. Bütün ırmağı ve hayatın sırrını da gördükleri kadar sanmalarıdır. İdeolojiler, inançlar bu yanılsamayı beslerler. Bu çok yanıltıcıdır gerçekte.

 Hayatın sırrını, doğruyu, hakikati bulduğunu düşünüyorsan, belki sen de orada kısılıp kalmışsındır, yüzlerce ya da binlerce yıl geride, hayatın bir noktasında ve artık ilerleme gücün yoktur. Dolayısıyla hayat ırmağı akmış ve seni geride bırakmıştır, ama bunun farkında değilsin belki de. Çok sular akmıştır köprülerin altından hayat ırmağında ileriye doğru. 

Çünkü hayat ırmağı sonsuza akar, asla durmaz.

“Kesin İnançlılar” ve fanatizm üzerine birkaç not

“Kolektivist kimse nasıl kendi kișiliğini görmezden geliyorsa fanatik de ötekinin, yani kendisinden farklı düşünen kişiliğini görmezden gelir. Kendinden farklı olanı kabul etmez, sadece kendi görüşüne önem verir; gerçekte kendi görüşü, sözde kamuoyunun görüșü vardır, gerçi bu da aslında fanatiğin kendi görüsü değil, fanatikçe benimsediği genel görüștür.” (Viktor E. Frankl: “Anlam Özgürlük ve Sorumluluk” , Okuyan Us Yayınları, Çeviri: Duygu Bolut, Mart 2026, sayfa 41.)

İster ideolojik, isterse dinsel kökenli olsun kesin inançlı her insan bir fanatiğe dönüşme  potansiyelini içinde taşır.  Ve böyle bir insan bir saatli bombadan daha tehlikelidir. Çünkü uygun koşullar oluştuğunda  diğer insanları baskı altına alabilir, hatta onları yok edecek kadar ileri gidebilir. Böyle bir insan için önemli olan kendi kesin inancı ve kendi gibi düşünenlerin mutlak doğruya ve hakikate sahip olduğudur. Ama her insan da bir fanatiğe dönüșmez. Kişinin bir fanatiğe dönüşmesi onun kişisel eğilimleri, karakteri, inançları, ideolojik durumu ve birçok şeyle bağlantılıdır.

Bütün kitle hareketleri, … ortaya koydukları program ve telkin ettikleri öğreti ne olursa olsun,… nefreti ve hoşgörüsüzlüğü körükler: bütün kitle hareketleri hayatın belirli bölünmelerinde güçlü bir faaliyet akışı yaratmaya muktedirdir ve körü körüne bir inanç ve sadakat ister.” (Eric Hoffer: “Kesin İnançlılar”, Plato Film Yayınları, Birinci Basım: İstanbul Ekim  2014, sayfa 11.)

Çünkü fanatik kiși inanır ki, tek gerçeklik, hakikat vardır ve o da kendisinin avucundadır. Bu nedenle o, kendi gibi düşünmeyen herkesi potansiyel bir düşman olarak görebilir ya da zaten görmektedir. Fanatik insana göre, kendisi ve kendi gibi düşünenler sütten çıkmış ak kaşıktır, diğerleri ise kirlidir.

Hele ki kutuplaşmıș toplumlarda bu nefret ve potansiyel  şiddet virüsü tarafların tümüne bulaşmıştır kaçınılmaz olarak. Sadece kendileri için uygun koşulların oluşmasını ümit eder ve beklerler.

Varoluşun kırgınlığı

Fernando Pessoa, 20. yüzyılın Portekiz şiirinin en büyük isimlerinden birisi olarak kabul edilen yazar ve șairdir ve beni en çok etkileyen yazarlardan birisi olarak kendi hayatımda öne çıkmıştır. Eşi bulunmaz bir hassaslık ve ruh inceliğine sahip varolușçu bir șair ve yazardır.

Yazdıklarının arasında ince ince dokunmuş varoluşçu imgeler vardır. Dünyaya kendi hassas ruhunun derinliklerinden bakar. Topluma da biraz uzaktan bakar, ve onu kuş bakışı olarak görür.

Genç yaşında sirozdan bir hastane odasında ölürken, aslında çok da tanınmayan bir şairdi ve belki de hayata olabildiğince küskündü. Hayatı boyunca pek çok farklı isimle şiirlerini imzaladı.

Varoluşçu imgeler yazdıklarının her yanında bulunmasına rağmen, Nietzsche kadar yıkıcı, sert ve acımasız bir şekilde bakmaz hayata. Daha incelikli, daha incitmeden imgelerini seçer ve kullanır Pessoa.

Hemen tüm kitaplarını okudum onun, bazılarını birkaç kez, örneğin ünlü “Huzursuzluğun “Kitabı”nı. Küskündür hayata, öyle ölmüştür hassas Şair.

“Hayattan çok az șey istedim -ama o kadarını bile esirgedi benden. Azıcık güneş, kırlar, bir lokma ekmek bir lokma huzur, canımı fazla yakmayacak bir yaşama bilincim olsun, bir de ne kimseye muhtaç olayım ne el alem bana muhtaç olsun.” (Fernando Pessoa: Huzursuzluğun Kitabı, Can Yayınları, Bölüm 6., Eylül 2021 İstanbul, Çeviri: Saadet Özen, sayfa 27.)

Hayat böyledir işte, ne yazık ki buna hiç değmeyecek insanlara çok cömert davranır, onların isteklerini yerine getirir, ama hassas ruhlu ve kimseyi incitmeyen insanlara bazen çok sert ve acımasız davranır. Hayatın içinde ne yazık ki bir adalet yoktur.

Erol Anar

Paraná, 3 Haziran 2026

Görsel: Todd Trapani , pexels.com. Bu görsel telifsizdir ve ücretsiz kullanıma açıktır.

Share this content:

Seja o primeiro a comentar

Faça um comentário

Seu e-mail não será publicado.


*