Hayattan öğrenmek: İnsanları eskiden çok ciddiye alırdım, kendimi de öyle. Şimdi ise ne kendimi çok ciddiye alıyorum, ne de insanları.
Irvin D. Yalom’un “Bugünü Yaşama Arzusu” adlı kitabında Thomasa à Kempis‘den aktardığı şöyle bir cümle vardır:
“Ne zaman insanların arasına çıksam daha az insan olarak geri dönüyorum.” (Irvin D. Yalom: “Bugünü Yaşama Arzusu”, Kabalcı Yayınevi, Kasım 2013, Çeviren: Zeliha Babayiğit, sayfa 218.)
Gerçekten de son yıllarda ben de böyle hissediyorum. Bu nedenle kalabalık ortamlardan uzak duruyorum. Sadece sevdiğim beş-on insanla görüşüyorum. Onun dışında kimseyle bir ilgim yok. toplumdan kopuğum. Dışarıya çıktığımda da, ancak zorunlu olduğumda yapıyorum bunu, işte hekime ya da başka bir yere gittiğimde.
İnsanlarla iletişimim az oluyor ve gerçekten de insanlarla ilişki kurma isteğim yok olmuş durumda, buna ihtiyaç duymuyorum. Hatta bundan çok memnunum. Ama kendimle barışığım ve psikolojik olarak da kendimi çok iyi hissediyorum.
Sanırım daha önce bir kez daha değinmiştim bu konuya. Ve trafikte, sağda, solda, markette, şurada, burada insanların çoğu empatiden, hoşgörüden yoksun, düşman gibi bakıyorlar birbirlerine, hiç tanımadıkları insanlara. Daha bugün bir süpermarketin girişinde bir süpermarket arabası almak için iç içe geçmiş metal arabaları birbirinden ayırmaya çalışıyordum. Onunla uğraştım, sonra nihayet bir tane çıkardım. Gülümsedim ve o anda bana bakan tanımadığım bir adamla göz göze geldim. Adam bana sanki bir düşman gibi bakıyordu. Alışveriş yapmış, belki birini bekliyordu herhalde market arabasıyla orada durup, ama bana düşman gibi baktı. Ben de ona bir an bakıp gözlerimi kaçırdım ve yürümeye devam ettim.
Toplum her geçen gün daha da şiddete gömülüyor ne yazık ki. Psikolojik ya da fiziksel şiddet görüyorum birçok insanın gözlerinde, bakışlarında.
Dolayısıyla bu da beni Yalom’un kitabında denildiği gibi, “Her dıșarıya çıktığımda, bu bana insanlığımdan bir şey kaybetmiş gibi hissettiriyor.”
İnsan insanı insansızlaştırıyor artık. Böyle diyelim, insanlar arasındaki ilişkiler de giderek aşınıyor ve vahşi bir şiddet, mikro düzeyde şiddet ve başka şeyler kendini her an hissettiriyor. Ne yazık ki durum bu. Bu durum bence toplumu, hatta dünya toplumlarının geldiği yeri açıklıyor. Her yerde hemen hemen böyle. İnsanın gidişatı bu.
İç dünyanın sonsuzluğu
“İnsanın içinde ne kadar çok şey varsa başkalarından o kadar az şey ister.” (Yalom, age, sayfa 196.)
İnsanın içi sonsuz bir bahçe gibi. Çok uzaklara, sonsuzluğa gidiyor, hatta belki öteki evrenlerle bütünleşiyor. Ama sadece bunun farkında olanlar için. Çoğu insan hiçbir zaman dönüp içine bakmaz, gözü hep dış dünyadadır. Dış dünyadaki şeyleri, metaları elde etmek için çırpınır bir ömür. Sonra bir bakar ki hayatı boşa geçmiş. Belki de anlamaz bunu ve göçüp gider.
Ama kendi içine bakan insan, orada ne kadar çok şey olduğunu görür ve aslında daha az şeye ihtiyaç duyduğunu anlar. İçine bakan insan, diğer insanların ilgisine, onların maddi manevi varlıklarına da ihtiyaç duymaz, belki birkaç kişi dışında. Ve bu tür insanlar, her şeyi, bütün zenginliği kendi içlerinde bulurlar. Çünkü o zenginliği, kendi içlerinde kendileri yaratmışlardır.
Başka hiç kimse başka bir insanın içine uzanamaz. Çünkü o sonsuz vadiler, o sonsuz çiçek bahçeleri hepsi bireyin kendi iç dünyasına verdiği özenin bir sonucu olarak ortaya çıkarlar. Ve işte bu tip insanlar çok fazla şeye de ihtiyaç duymazlar, başkalarından bir şey istememeye çalışırlar. Kimseye minnet de etmezler.
Hayattan öğrenmek
“Hem neden insanları bu kadar ciddiye alıyorsun? Başkalarının saçmalarına için için gülmeyi ne zaman öğreneceksin sen?” (Yusuf Atılgan: Aylak Adam, Can Yayınları, İstanbul, sayfa 131.)
İnsanları eskiden çok ciddiye alırdım, kendimi de öyle. Şimdi ise ne kendimi çok ciddiye alıyorum, ne de insanları. Belki birkaç kişi hariç. Hep gülümsüyorum ve onların yaptıkları saçmalıkları artık kişisel olarak algılamıyorum.
Çünkü hayat bir noktaya geldiğinde insana öğretiyor, elbette öğrenmek isteyen insana. İnsanlar her şeyi yapabilirler. İnsanlara eskiden güvenirdim, şimdi yine birkaç kişi dışında kimseye güvenmiyorum, iki elin parmaklarını geçmez.
Ve insanlardan, en kötüsü, bir şey de beklemiyorum artık. Beklentinin olmaması bence daha yıkıcı. Bir insanın diğer insanlardan beklentisinin olmaması, belki kendisinden de onlara yönelik çaba gösterecek bir çaba sahibi olmaması aynı zamanda birçok şeyi değersizleştiriyor. Ve insan bu noktaya varıyor, ulaşıyor: “değmez” noktasına.
Hiçbir şey için değmez. Hayat yine kendi akışında gider. “Ne yaparsan yap, bu akışı değiştirmek için sahip olduğun güç çok sınırlıdır,” diyorum kendi kendime. Ama yine de her akıntıya teslim olmayacağım.
“Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?” (Yusuf Atılgan: Aylak Adam, Can Yayınları, İstanbul, sayfa 49.)
Uzun yıllardır insanları gözlemliyorum; çoğu düşünmeyi sevmiyor. Çoğu insanın düşündüğü şeyler farklı; işte ne bileyim, akşam ne yiyecek, sabah ne içecek, nereye gidecek? O ne yapıyor, bu ne yapıyor gibi küçük dedikodular… Ve onlar bir hayal aleminde yaşıyorlar. Bu tür insanlar, dünyayı görmek istediği gibi görüyor, inanmak istediğine inanıyor, inanmak istemediğini reddediyor. Sanki böylelikle gerçeği ve hakikati değiştirebilirlermiş gibi. Dolayısıyla nitelikli düşüncelerin hiç girmediği milyonlarca, milyarlarca kafa var belki.
Ben de kendime diyorum ki hep aynen bu yukarıdaki alıntıda olduğu gibi: “Neden bu kadar düşünüyorsun, neden bu kadar yazıyorsun?” Aslında bende bir şeyleri değiştirmek için yazmak düşüncesi çoktandır yok. Ben kendi sevdiğim için yazıyorum ve okuyorum. Yoksa insanların bir şeyleri okuyarak değiştirme kapasitesi çok sınırlı. Dolayısıyla ben kendimi değiştiriyorum yazdıkça, başkalarını değil. Kendimde ileriye gitmeye çalışıyorum, başkalarında değil. Görüp etkilenenler belki olabilir, ama sınırlıdır bunlar. Okuduğu bir şeyle de insanlar çoğunlukla değişmezler ya da bazıları yavaş yavaş değişirler, bilemiyorum. İnsanların önemli bölümü çok kapalı, her şeye kapalılar, her şeyi küçümsüyorlar ve hafife alıyorlar.
İşte bu yüzden hiç kimseden bir beklentim yok, hatta kendimden de.
Labirent
“Bir fare de istediği yere gitmekte özgürdür labirentin icinde kaldığı sürece.” (Margaret Atwood: Damızlık Kızın Öyküsü, Doğan Kitap, Nisan 2017, Çeviri: Özcan Kabakçıoğlu, sayfa 207.)
Evet hepimiz ne yazık ki labirentin içindeyiz. Sistem ve iktidar bu labirentin her tarafına kadar bir kılcal damarlar gibi uzanıyor, mikro ve makro iktidarlar. Ama kendimizi bazen özgür olduğumuzu düşünmek yanılsamasına kaptırıyoruz. Labirentin içinde çıkış aramaktan vazgeçmişiz. Halbuki bir çıkış olabilir, bazı az sayıdaki insan ise o umutla yaşıyor ve çıkışı arıyor ve bununla yaşıyor.
Çoğu insan kendi kendine bahanelerle ve kendi kendini kandıran bir oyun oynuyor. Sadece sanki özgürmüş gibi yapıyor ve labirentin içinde olduğu yerde ya da farklı yerlerde dolaşıyor. Ama labirentin dışına çıkamıyorlar, hatta labirentin çıkışına tesadüfen rastlasa bile dışarıya çıkmayacaklar belki insanların önemli bir kısmı.
İçerideki ıșık
Gerçekten de insanın her insanın içinde bir ışık var mı? Belki var, ama insanların çoğu o ışığın farkında değil. Belki ıșığı içlerinde değil dış dünyada arıyorlar ve çogunlukla da başkalarının ışıklarının peşlerine gitmeyi seviyorlar, kendi iç ışıklarını takip etmiyorlar. Kendi iç ışığıyla hiç tanışmadan hayatını sonlandıran çok sayıda insan var. Dolayısıyla aslında karanlıkta yaşayıp, karanlıkta ölmek ya da başkalarının aydınlığına siginmak, ama nereye kadar da yaşama isteği ama nereye kadar…
İnsan ancak kendi içindeki ışığı keşfedip, onun aydınlattığı kendi yoluna gittiğinde özgürlüğü yakalayabilir diye düşünüyorum.
Erol Anar
Paraná,
15 Nisan-8 Mayıs 2026.
Görsel: Alixis B, Pexel. Bu website ticari degildir ve görseli ticari amaç için kullanmamaktadır.
Buna benzer bir yazı için lütfen linki tıklayınız:
Share this content:
Faça um comentário