1996 yılında dilimi güçlendirmek altı aylığına Londra’ya gitmeye karar vermiştim. Bu amaçla hazırlık yapmıştım. Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’deki ilk üyelerinden birisiyim. O zamanının Af Örgütü Türkiye Masası Temsilcisi Jonathan Sugden bana kurum adına bir davetiye yollamıştı. Bu süre içerisinde hem Af Örgütü’nde gönüllü olarak çalışacak, hem de dil kursuna gidecektim. Londra’da yaşayan çocukluk arkadaşım Can ise bana hem davetiye yollamış, hem de bir dil kursuna kaydımı yaptırmıştı. Daha önce kendisini Londra’da ziyaret etmiştim. İşyerimden de ücretsiz izine ayrılacaktım. Yine Londra’da yaşayan İskoç bir arkadaşımdan da davetiye gelmişti.
Bütün belgelerim hazırdı.
Türkiye’de, Türk düşün hayatı, Türk düşün tarihi gibi konularda çalışan öğretim üyeleri düşün yasaklarına hiç değinmemektedirler. Bu da devletçi bir tutumdur. Düşün yasakları hiç dert edilmeden, düşün yasakları eleştirilmeden, özgür eleştiri savunulmadan düşün hayatı, düşün tarihi incelenebilir mi? Resmi ideoloji Türk siyasal hayatında çok etkin bir kurumdur. Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin, Türk siyasal rejiminin en önemli kurumudur. Resmi ideoloji Kürdler konusunda geliştirilmiştir. İnkâra, imhaya, aşağılamaya dayanmaktadır. Düşün yasakları, resmi ideolojinin önemli bir dayanağıdır. Türk üniversitesi kurumsal olarak düşün yasaklarını, resmi ideolojiyi savunmaktadır. Özgür eleştiriye karşı çıkmaktadır. Üniversitede bireysel olarak düşün yasaklarına karşı olan, özgür eleştiriyi savunan hocalar şüphesiz vardır. Az da olsa vardır.
Irmak çocukları… İşte onlar bizlerdik ve anlatılan bizim, biraz da hepimizin hikâyesiydi.
O ırmak hâlâ düşlerimde uzaklara doğru akmaya devam ediyor.
Kim bilir belki de bize masumiyet çağından geride kalan bir imge.
Bir de o gizli elma bahçeleri… Don kıyısında hasat yapıyor, oradan bir gemiye binerek Steinbeck’in o serseri, naif karakterlerinden birisi oluveriyorduk
Sonra “Benim Űniversitelerim”, “Çocukluğum” “Ekmeğimi Kazanırken”i okuyorduk.
Oradan Zevaco ile Venedik’in karanlık kanallarında gizemli yolculuklar yapıyorduk. Sonra Don Camillo’nun maceralarını okurken yaşıyorduk sanki.
Çok etkilendiğimiz Raskolnikov gibi kırk derece ateşler içerisinde San Petersburg’un kanal kenarlarında amaçsızca yürüyorduk…
“Ben böyle biri miyim?” dediğini duyar gibiyim. Bunu lütfen bana değil de, iş yerindeki, partideki, dernekteki, sendikadaki arkadaşlarına ya da bir zahmet kendi eşine ve çocuklarına sor. Onlar sana gerçekte kim olduğunu söyleyeceklerdir.
O kadar küçülüyorsun ki zaman zaman, mikroskobun altına koysalar seni, eminim görünmezsin.
Ne yazık ki sen üç yanlış bir doğru etmezsin dostum! Her ne kadar burnun büyük olsa da, kendini çok farklı yerlere koysan da ne yazık ki sen işte busun!
14 yıl rahiplik yaptım, ta ki Kilisenin çok konuşup, az iş yaptığını anlayana dek. Bunu anladığımda rahipliği bıraktım. Kuzeydoğu Brezilya’da, Dom Helder ve Paulo Freire ile çalışmıştım. Bır favela’da (gecekondu semti) sekiz yıl yaşadım, şiddetin azaltılması ve uyusturucuya karşı çalışmalara başladım. Orada çalışmak için çeşitli mekanizmalar geliştirmek gerekiyordu.
Hayvanlar insanlardan çok daha fazla özgürdür. Örneğin hayvanlar, sürü içerisinde diğerlerinin göreceği endişesine kapılmadan tuvaletini yapar, gaz çıkarır veya çiftleşirler. Yani istedikleri an, istedikleri şeyi yapmaya çalışırlar, fazla hesap yapmazlar.
İnsanlık gelecek yüzyılda insan ya da hayvan haklarının ötesinde, “canlı hakları” bilincine ulaşacaktır. Evrende yaşayan her canlının yaşamaktan doğan hakları vardır, tıpkı insanların haklarının olduğu gibi.
Daha yazıya başlarken, başlıktaki soruya, “Evet hayvan haklarını savunmanın tam da sırası.”diye yanıt verecegim. Ne zaman hayvan haklarını savunanlar gündeme gelse, toplumun bir kesimi şuna benzer sözler söylüyor: “Hayvan haklarını bırakın. Önce insan hakları lazım. İnsanın değerinin olmadığı bir yerde, hayvanın değeri mi olur? Bu sözler daha birçok gerekçeye sığınılarak devam ediyor: “Biz karnımızı doyuramıyoruz, siz hayvan haklarından söz ediyorsunuz!”
Kadının adı Alba, adamın adı ise Migúel. Yemekte beyaz şarap ile karides, somon balığı ve çeşitli mezeler, salatalar var. Yemekten sonra bize Alba’nın hayatını kurtaran küçük haberin yer aldığı gazete kupürünü gösteriyorlar. Migúel ise şanslı imiş, rütbeli bir asker akrabası devreye girerek, onu gözaltına alınmaktan kurtarmış darbe sırasında.
Daha önce buradaki motosikletin, “Bir Motosiklet Günlüğü” adlı filmde kullanılan motosiklet olduğunu duymuştuk. Bunu müze müdüresine sorduğumuzda, bunun filmdeki motosiklet olmadığını, ama 1933 model Che’nin kullandığı ile hemen hemen aynı özelliklere sahip olduğunu söylüyor.
Müzenin müdüresi bayan ile tanışıp, ona gezimiz hakkında bilgi veriyoruz. Bizimle oldukça ilgileniyor. Daha önce burayı Fidel Castro, Venezuela eski Devlet Başkanı Hugo Chavez ile ziyaret etmiş. Müdüre hanım, bize onlarla çekilmiş fotoğraflarını gösteriyor.
Daha sonra yine bir gece otobüsüyle, saatler süren bir yolculuktan sonra Mendoza’ya ulaşıyoruz. Burası ülkenin batısında kalan Şili sınırına yakın, üzüm bağları ve şaraplarıyla ünlü bir bölge. Zeytinyağ üretimi de yapılıyor ayrıca. Zaten kente girişte yolun her iki yanında,güzelliğiyle bakanları büyüleyen uçsuz bucaksız üzüm bağları yer alıyor.