Her şeye cevap vermeyi, herkese tek tek laf yetiştirmeyi bırakıp; iğnelemek, ima etmek, laf sokmak yerine söylemek istediğin bir şeyi dolaysız dürüstçe ifade etmeyi öğrendiğinde, işte o an olgunlaşma yoluna girer hayatın. Ve sadece dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme ile bakarsın artık insanlara.
“Dostoyevski Nedir?” başlıklı yazımda Dostoyevski’den hiçbir alıntı yok. Bu yazımı, “Dostoyevski Nedir?” başlıklı bir televizyon kanalının yaptığı araştırma sonuçlarını yorumlayarak yazdım. Yazımın sonunda da bu videoya yer verdim.
Yazıyı ben yazdım, altında da imzam var. Ama insanların büyük bölümü yazının başlığında Dostoyevski ismi geçiyor diye ve fotoğrafı olduğu için yazıyı Dostoyevski yazdı sanıyorlar. Oysa yazıyı okuyup anlamaya çalışsalar, yazıda Dostoyevski’den hiçbir alıntı yok. Dostoyevski bu yazıyı yazamazdı, çünkü yazıda içinde yaşadığımız çağ ile ilgili olgular var. Ayrıca Dostoyevski neden, “Dostoyevski Nedir?” diye bir yazı yazsın?
Her zaman izleyecek bir yolumuz yoktur belki hayatımızın içinde, ama inan bana sevgilim her zaman izleyecek bir hayalimiz vardır. Eğer hayallerimiz yoksa izleyecek, zaten yaşayan bir ölüden başka bir şey değiliz biz. Hayatımız da bir çöplükten ibaret demektir. Hayallerin ve sevginin bulunmadığı bu çöplükte insanı bitiren şeyler bulunur, kemik ve kuru kafalar gibi: İktidar, para, kariyer ve ün isteği.
İzleyecek hayalleri, düşleri olan insanlar ise bir anlam arayışına girerler. Seninle de konuşmuştuk bu konuyu ya hatırlarsan. “Ne kadar da yoksuldur hayalleri olmayan, ama parası, mevkisi ve ünü olan insan.” demiştin.
Hep hayatın kısa olduğundan söz ederiz, şikâyet gibi. Ama bazen çok uzun gelir bize hayat. Özellikle de zor bir hayatınız varsa. Sokakta yaşayan bir insanı tanımıştım yıllar önce. Daha doğrusu onu sokakta yaşamaya başlamadan önce tanıyordum. Kızılay’da dolaşır eski tanıdıklarından bir bira parası dilenirdi. Ara sıra karşılaşırdık. Bir gün ona nasıl olduğunu sorduğumda bana şöyle demişti: “Bu kötü film bir an önce bitse de kurtulsam. Hayat çok uzun…”
Nefes alacak, günlük hayattan bir anlığına olsa da kaçıp kurtulacak, içimizdeki denizin dalgalarının ve martıların çığlık çığlığa seslerini duyabileceğimiz bir adaya ihtiyacımız var. Eğer gerçekte böyle bir adamız yoksa, hayalimizde böyle bir ada yaratmalıyız. Gün gelir hayal gerçeğe karışır. Artık o zaman neyin hayal neyin gerçek olduğunun bir önemi kalmaz. Hayaline o kadar gömülürsün ki, gerçek umurunda bile değildir artık. İşte böyle bir gerçekliktir bir ada yaratmak.
Yaşamlarına baktığımızda bir fark da şudur: Montaigne her şeyden elini ayağını çekerek şatosuna çekilmiş ve okuyup yazmaya adamıştır kendisini. İzole bir hayat sürmüştür. Bacon ise, siyasete girmiş ve parlamento üyesi seçilmiştir. Hatta Krallık Başyargıcı olur. Montaigne’in ise, bunu yapabilecek koşullara sahip olmasına karşın, (Fransa Kralı aile dosturdur ve onun şatosuna yemeğe gelirdi) hiçbir makam ve mevkide gözü olmamıştır. Hırsı da yoktur, tek gayesi kendinden yola çıkarak insanları ve hayatı anlamaktı.
Kentte diz boyu kar vardı ve yağmaya da devam ediyordu. Daha sonra beni kalacağım eve götürdüler. İki hafta süresince bu evde misafir olacaktım. Ev sahibi bir tarih profesörü idi, karısı ise hemşire bir Rus idi. Ev sahibimin, -sonradan bana gösterdiği-, bu kent ile ilgili tarihsel bir kitabı da yayınlanmıştı. On altı ve on yedi yaşlarında iki kızları vardı. Bana kalacağım odayı gösterdikten sonra evi gezdirdiler, çok içten davrandılar.
Bir gün arkadaşım Erdem Balcı ile İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’na gitmiştik. Sabah erkenden fuar alanının girişinde dolaşırken şair Yılmaz Odabaşı’na rastladık. Erdem kendisini tanıyordu, ben ise şahsen tanımıyordum. Erdem bizi tanıştırdı. Bir süre dolaştık, çay içtik ve sohbet ettik.
Düşler, düş olarak kaldıkça, bir süre sonra bizi yaralayan bumeranglara dönüşüyorlar. Bumerangı, yani düşümüzü gelecekte gerçekleştirmek üzere ileriye doğru fırlatıyoruz, fakat genellikle o yolda adımlar atmadığımız için, o bumerang dönüp yüzümüzde patlıyor.
Zaten kravat takmayı sevmezdim. Ama o kravatı görünmez bir biçimde hâla boynumda taşıyorum: İnsanların ne kadar küçük şeylere tenezzül edebilecekleri dersiyle birlikte. Ve hayatım boyunca böyle küçük şeylere tenezzül etmemiş olmanın kıvancıyla.