Nevrotik ideolojiler bireyi ezer, ona değer vermezler. Genelin içinde onu eritir, tektipleştirirler. Ya da kapitalizmin yaptığı gibi onun özgün değerlerini yok ederek bir robota dönüştürürler. Kapitalizm bireyin özgün ruhunu yok etmiş ve onu hastalıklı, nevrotik bir kişiliğe dönüştürmüştür.
Başkalarını yargılamaktan ve kendimize olmayan nitelikler bağışlamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Hiç olmazsa başkalarını yargılarken kendimi de ayırmıyor, işin içine katıyorum. Kendime başkalarından daha yüksekte bir yer biçmiyorum asla. Kimseden yüksekte, ya da daha iyi değilim. Sadece kendim olmaya çalışıyorum eksiklerimle, çelişkilerimle ve yanlışlarımla, hatalarımla birlikte.
Foucault günümüzde postmodernist bir düşünür olarak nitelenirken, Sartre ise modernizmin belki de son temsilcisi olan bir entelektüeldir. Farklılıkları ile birlikte iki entelektüel de özgür ve sömürüsüz, özgürlükçü bir dünya istediler ve bunun için uğraşı verdiler.
Birey sindirilmiş, onun özündeki kendini gerçekleştirme potansiyeli yok edilmiştir. Birey, bireyden başka her şeye benzemektedir artık. O dönüştürülmüş, içindeki potansiyel eritilmiştir.
Oblomov, bize aslında hayatın anlamsızlığını ve varoluş yalnızlığımızı anlatır. Eğer sonunda kaçınılmaz olarak ölüme gideceksek bu kadar çaba, bu kadar çalışma niye? Ne gerek var? İnsan kısack hayatında mümkün olduğu kadar dinlenmeli ve rahat etmeli düşüncesini taşır Oblomov. O varoluşunun yükünden sıyrılarak rahatlamış bir kişidir.
Bize Osmanlı’dan kalan ise cemaat kültürüdür. Cumhuriyet de bu kültürü yıkamamış, sağdan sola, derneklerden partilere tüm kurumlara bu kültür egemen olmuştur. Cemaat kültüründe birey yoktur ya da birey en aza indirgenmiştir. Birey sadece cemaatin bir parçası, cemaat kültürünü sorgulamadan ona itaat etmesi beklenen bir vidadır.
En ağır yabancılaşma, kişinin farkında bile olmadığı yabancılaşmadır. İnsan artık gezegenler ve yıldızlar kadar kendisine uzaktır. En kalın perdeleri çekmiş, en yüksek duvarları örmüştür kendi iç dünyasının üzerine. O artık yabncılaşmanın ta kendisidir.
Sonra şöyle düşündüm: Bir kişi bir yazarı takip ediyorsa sosyal medyada, o yazar yüzde yüz bu kişi gibi mi düşünmelidir? Ya da insanlar yüzde yüz kendileri gibi düşünen insanları mı takip etmelidir?
Bu noktada yazar, iktidar kavramının hangi ideoloji ya da inançla yükselirse yükselsin hep aynı kaçınılmaz sona doğru ilerlediğini tespit ediyor. Max Stirner’in “Devrim, şu bildik efendiyi tahtından indirdi ama, Efendiyi yok etmedi;” dediği gibi .