Avrupa Anıları (3)

Avrupa Anıları (3)

Ankara’da kalıyordum o sıralar. İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’ne gelip gidiyor, insan hakları konulu karikatür ve resim çalışmalarıma devam ediyordum. Birkaç küçük sergi açmıştım. İHD’de birçok kişi ile tanışmıştım. Başta Sümer Demirel, Şükran Eken gibi birçok insan vardı o dönemde gönüllü olarak İHD’de çalışan, Hediye Dikmen de bunlardan birisiydi. Dost canlısı, yardımsever ve duyarlı bir insandı. Bir gün kendisine Avrupa maceramı anlatmıştım. O da bunun üzerine,

“Benim yıllardır Hollanda’da yaşayan bir ablam var. Kendisi yardımsever bir insandır. İstersen ona, senin hakkında yazarım. Belki orada bir karikatür ve resim sergisi açmana yardımcı olur.” dedi.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra bir gün Hediye abla,

“Erol, ablamdan mektup geldi. Sana sergi açman konusunda yardımcı olacak. Ona, özgeçmişin ile bazı karikatürlerinden,resimlerinden örnek yollamanı istedi.” dedi.

Böylece Hediye Dikmen’in ablası olan Fatma Dikmen’e bu bilgileri içeren dokümanlar yolladım. Kendisi bir ay kadar sonra bana bir sergi ayarladı ve bir davetiye gönderdi. Amsterdam’da bir gençlik merkezinde sergi açacaktım.

Hollanda Konsolosluğu’na elimde davetiye ile gitmiştim. Bu kez sorun çıkmadı ve vizemi birkaç gün sonra aldım.

Bu kez tren değil, otobüs ile gitmeye karar vermiştim. Otobüsle gitme kararı almamın nedeni, karayoluyla giderek yol üstündeki ülkeleri de görmekti böylece. İstanbul Topkapı’dan, Hollanda’ya Bosfor Turizm Seyahat firmasının otobüsleri kalkıyordu. Otobüs, Bulgaristan, Macaristan, Avusturya ve Almanya üzerinden son durak olan Hollanda’ya ulaşıyordu.

Almanya Konsolosluğu’na giderek transit vizemi de aldım. Macaristan, transit vizeyi sınırda veriyordu.

Otobüs biletimi Ankara’dan satın aldım ve daha sonra İstanbul’a gittim.

Karikatür ve resimlerimi bir karton kutunun içine yerleştirmiştim; çoğu çerçeveli idi.

İstanbul Topkapı’dan beni teyzemin oğlu Sinan yolcu etti.

Uzun bir yolculuk olacaktı bu. Bu kez hedefime ulaşacak mıydım? Yoksa yine hesapta olmayan problemlerle mi yüzleşecektim? Bu soruların yanıtını henüz bilmiyordum.

Otobüs, Kapıkule’ye vardığında hepimiz aşağıya indik. Bagajlara baktılar ve yurt dışına çıkış harçlarımızı kontrol ederek pasaportumuza çıkış damgası vurdular. O zamanlar yurtdışına çıkış harcı 100 dolar idi.

Bu arada bir gümrük memuru Almanya’da çalıştığını söyleyen bir işçinin büyük fırın ebatında kutusunu açtırmış, inceden inceye bakıyor ve sorguluyordu. Kutunun içinde ne olduğunu bilmiyordum.  Daha sonra memur,  adamı biraz uzağa götürerek pazarlık yaptı. Adam, ona biraz rüşvet vererek işi halletti. Saklamaya bile gerek duymuyorlardı rüşvet alırken.

Otobüsün yarısı boş idi. Bu yüzden rahat bir yolculuk yapıyordum. Walkman’imi dinliyor, camdan geçtiğimiz yerleri izliyordum. Uzun bir yolculuktu. Yaklaşık elli saat sürecekti.

Böylece Bulgaristan’ı geçerek Macaristan sınırına ulaştık. Yine herkesi aşağıya indirdiler. Muavin, pasaportlarımızı toplamış ve kendisine verdiğimiz 20’şer dolar ile transit vize almak üzere gümrük polisi bürosuna gitmişti. Bizim ise bagajlarımızı kontrol ediyorlardı. Benim karikatür ve resimlerimin olduğu kutu büyük olduğundan, her zaman dikkat çekiyordu. Kutuyu açtırdılar ve içine baktılar. Her sınırda kutuya baktıkları için çok sıkı bir ambalaj yapmıyor, birkaç      yapıştırıcı bant parçasıyla kapağını yapıştırıyordum.

Gümrük polisleri, turist olarak seyahat ettiğim için için benimle çok uğraşmıyorlardı. Daha çok yurt dışında yaşayan işçilerden para sızdırmaya çalışıyorlardı.

Sol tarafımdaki koltuklarda bir çift oturuyordu. Onlar da Hollanda’ya gidiyorlardı. Kadın elli yaşlarında gösteren bir Hollandalı, yanındaki adam ise orada yaşayan bir Türk işçi idi.

Adam yıllardır oradaymış, işçi olarak gitmiş. Şöyle diyordu:
“Alıştık artık yıllardır. Türkiye’den dönüp de Hollanda toprağına ayağımı bastığım an öyle bir rahatlıyorum ki. Ülkeye gidiş geliş geriyor beni. Gitmesen de olmuyor.”

Yine walkman’le bu kez Ruhi Su dinliyordum:

Almanya gemileri
Bir ileri bir geri
Kör olsun Alamanya
Ağlattı gelinleri

Böylece Macaristan’a giriş yaptık. Ve bir süre sonra  Budapeşte’ye ulaştık. Budapeşte sarayları, köprüleri, heykelleri ile çok güzel bir kentti. Bir gün buraya gelerek gezmeyi düşündüm.

Avusturya sınırında aynı senaryo tekrarlandı. Bu kez arama ve sorgu faslı daha uzun sürmüştü. Avusturya’da Salzburg’dan geçtik. Otobüs, bazen durarak yemek ve ihtiyaç molası veriyordu.

Almanya’ya da sıkı kontrolden sonra girdik. Otobüs, hızla geniş Alman otobanında kayıp gidiyordu. Dalmışım, sabaha karşı gürültüye uyandım. Yolcular kendi aralarında konuşuyorlardı. Bir yolcu şöyle diyordu:

“Şoför, yanlış otobana girmiş. Hollanda yönüne gideceğine ters yönde üç saat yol almış. Yani gidiş dönüş altı saat kaybettik bu yüzden.”

Buna canım sıkılmıştı, yolculuk zaten uzundu, bir de fazladan bir altı saat gidecektik.  Ama yapacak bir şey yoktu.

Hollanda yollarında

Saatler böyle geçti. En sonunda Hollanda sınırına geldik. En çok burada ne olacağını merak ediyordum. Diğer ülkelerden transit olarak geçmiştim, ama resmen giriş yapacağım ülke burası idi. Ama düşündüğümden de kolay oldu. Birkaç sorudan sonra pasaportuma giriş damgası vurdular.

Otobüs, Hollanda içlerine doğru yol aldıkça sevincim ve heyecanım artıyordu. Nihayet amacıma ulaşmış, isteğimi gerçekleştirmiştim.

Bir süre sonra son durak olan Amsterdam’a ulaştık. Otobüs, Ajax stadyumunun hemen yanındaki alanda durmuştu. Burada indikten sonra bir taksiye bindim. Amsterdam’ın kuzeyine gidiyordum. Bir süre sonra taksi durdu. Yanımda Hollanda parası olan Gulden vardı. İstanbulda paramın bir kısmını Mark, bir kısmını ise Gulden’e çevirmiştim.

Nihayet Fatma ablanın evine ulaştım. Taksi parasını ödedim ve eşyalarımı apartmanın girişine götürdüm. Kutuyu taşımak zor oluyordu tek başıma, bu yüzden sürükleyerek götürüyordum. Eşyaları aşağıda bırakarak apartmana girdim ve birkaç kat yukarı çıktıktan sonra Fatma ablanın dairesini buldum. Zili çaldıktan sonra bir süre bekledim. Kapıyı açan olmamıştı. Baktım, kapının üzerinde onun ismi yazıyordu. Birkaç kez daha zili çaldıktan sonra, evde kimsenin olmadığına ikna olmuştum.

Beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Ama Fatma abla bugün geleceğimi biliyordu. Nereye gitmiş olabilirdi, yoksa evden acilen çıkmasını gerektiren bir şey mi olmuştu?

Vural ağabeye, Hollanda’ya geleceğimi henüz haber vermemiştim. Hem telefonunu da yanıma almayı unutmuştum onun. Haber veremezdim. Sonradan sürpriz yapacaktım. Kendisi o zamanlar ya evlenme hazırlıkları ile meşguldü, ya da yeni evlenmişti. Bu yüzden işi başından aşkındı.

Aşağıya indim tekrar ve beklemeye başladım. Bu sırada bir Hollandalı adam gelerek, kutuyu kilere taşımanın daha iyi olacağını söyleyerek, onu taşımama yardım etti. İngilizce anlaşmıştık.  Kutuyu apartmanın giriş katının altındaki bir kilere yerleştirdik. Kendisine teşekkür ettim.

Şimdi kendimi daha özgür hissediyordum. Yavaş yavaş akşam oluyordu. O civarda bir gezintiye çıktım. Etrafta birkaç tur attım, güzel bir semtti.  Kuzey Amsterdam idi burası. Tam Amsterdam merkez tren garının karşısında idi. Buradan bir feribot ile karşıya geçiliyordu. Şehir merkezi hemen karşıda idi.

Bir süre sonra geri dönerek, tekrar zili çaldım. Fatma abla hâlâ dönmemişti.

Bu sırada beklerken, Hollandalı bir kız yanımdan geçti ve bana selam verdikten sonra hemen üstteki daireye girdi. Bir süre sonra kapıda başka bir kız daha göründü. İngilizce konuşarak beni eve davet ettiler. Bu teklifi nazikçe reddettim. Birazdan Fatma ablanın geleceğini söyledim. Bunun üzerine küçük bir sandalye getirerek, oturmamı istediler. Kapının önünde öyle oturuyordum. Dikkatimi çeken bir şey oldu bu sırada. Buradaki apartmanların dairelerinin girişleri bizimkilere benzemiyordu: Duvarlarda tablolar, çiçekler ve çeşitli süslemeler vardı. Evlerin dışını da içi gibi düşünüyorlardı; estetik önemliydi. 

Bir süre sonra kızların kapısı tekrar açıldı ve onlardan birisi elinde bir tepsi ile geldi. Tepsinin üzerinde kahvaltılık yiyecek, birkaç dilim ekmek ile bir çiçek bile vardı. Teşekkür ederek, bir şeyler atıştırdım. Sallama çay bile getirmişlerdi. Bu insanların nezaketine hayran oldum. Sonradan onlara bir resmimi hediye ettim.

Birkaç saat daha geçti, Fatma abla hâlâ gelmemişti.

Devam edecek…

Erol Anar

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

erol anar
error: Content is protected !!