Yıllar sonra kasabamıza gittiğimde, mahallemizde dolaştığımda, bir iki küçük değişiklik dışında binaların hemen hemen aynı olduğunu gördüm. Öyleyse neden burada doğduğum büyüdüğüm mahallede kendimi bir yabancı gibi hissediyordum.
Binalar belki yerli yerindeydi ama, komşularımızın tamamı kasabayı terk ederek çeşitli şehirlere göç etmişlerdi. Belki kendimi bunun için bir yabancı gibi hissetmiştim. Artık mahallemizde benim için yalnızca giderek büyüyen bir hüzün vardı. Sanki kayıp kent Atlantis’in kayıp insanları gibi, mahallemizin insanları da bir anda yitip kim bilir nereye gitmişlerdi? Hayat bizleri bir anda savurmuştu değişik yerlere. O insanlar neredeydiler şimdi? O kasabalar nerede? O saygılı ilişkiler, o paylaşımcı dost insanlar hangi bilinmezliğe göç etmişlerdi?
O kasabalar samanyolunun en ucundaki bir yıldız kadar uzaktır şimdi.
Elitlerin gezegeni terk etmeleri kaçınılmazdır, eğer çok aniden herhangi bir felaket dünyanın sonunu getirmezse dünyanın elitleri başka gezegenlere doğru yola çıkabilirler.
Michio Kaku, insanın gelecekte intergalaktik bir yapıda olacağını ve galaksiler arası yolculuk yapabilecek, kara deliklerle oynayabilecek ve diğer gezegenlerde yaşayabilecek teknolojiye sahip olacağını öne sürüyor kitaplarında.
Buradan gelmek istediğim nokta şu; dünyayı terk edecek elit insanlar yakın zamanda ölümsüzlüğe de ulaşabileceklerdir.
Sonuç olarak ne olursa olsun, insanlığın geleceği dünyada değil, başka bir gezegende, hatta oraya ulaşabilirse başka bir bir Evren’dedir.
Birkaç sorudan sonra pasaportuma giriş damgası vurdular. Tren yeniden hareket etti. Sofya’ya doğru gidiyorduk. Bulgaristan deyince aklıma ilk olarak uçsuz bucaksız mısır tarlaları geliyor. Trenden baktığımda her yerde mısır tarlası görüyordum. Süt mısırların kokusu havaya karışarak yayılıyor, iç gıcıklıyor ve insanda hoş duygular uyandırıyordu.
Bu bağlamda özellikle şu an Mars’a yönelik kolonileştirme düşüncesi var. Mars insanların gidecekleri bir gezegen olabilir ya da teknoloji bu süre içinde daha da geliştiğinde, insanlar bir solucan deliğinden geçerek Samanyolu’nun uzak taraflarında dünya gibi yaşamaya uygun bir gezegen bulabilir. Ya da gezegenlere fiziki olarak müdahale edip onları yaşanacak hale dönüştürebilir ileri teknoloji ile. Buna bilimsel literatürde dünyalaştırma (terraforming) deniliyor.
Eğer bu da olmazsa, bazı bilim kurgu filmlerinde olduğu gibi, uzayda devasa boyuttaki bir uzay gemisinde ya da gemilerinde bir yaşam kurabilir insanlık.
1993 yılında arkadaşım Paşa (Dipşow Berkuk) ile Abhazya ve Adigey’i ziyaret etmeye karar verdik. Ben o zamanlar gönüllü olarak İnsan Hakları Derneği’nde çalışıyordum. Dernek yönetimi aldığı bir kararla, Abhazya – Gürcistan savaşı sırasında yaşanan insan haklari ihlalleri konusunda, dernek adına bir inceleme yapmamıza izin verdi.
Gerek dinler, gerekse ideolojiler bugüne dek insanı hep merkeze koydular. Bu antroposantrik (İnsan merkezci) bir bakış açısı. Antroposantrizme göre insan her şeyin merkezindedir ve Evren’de her şey insan için vardır. Aslında şöyle düşünürsek, eğer başka gezegenlerde bizim gibi zeki canlı türleri varsa, onlar Evren’deki her şeyin insan için, ona hizmet için var olduğu düşüncesinden hiç hoşlanmayacaklardır. Bu antroposantrik bakış açısından kurtulmak gereklidir. Çünkü bütün aydınlanma düşüncesi de dahil, dinler, ideolojiler her şey bu bakış açısına göre kurulmuştur.
Peki, bu Evren’de ben kim olduğumu biliyorum, benlik duygum ve bilincim var. Peki burada öldüğümde, diğer bir Evren’de kendi benlik duygum ve bilincimle var olmaya devam edecek miyim? Bana göre eğer kendi bilincimle burada öldükten sonra diğer bir Evren’de devam etmeyeceksem, zaten o zaman bu teorinin çok da anlamı olmaz bence. Diğer Evrenler’deki eş benliklerimin tümü kendi benlik duygusu ve bilincine sahipler ve hepsi de kendisinin tek olduğunu düşünüyor aynen bizim gibi. Dolayısıyla bir şekilde bağlantı kurduğumuzda bir gün farklı Evrenler ile o zaman belki yalnız olmadığımızı algılayacağız ve diğer eşbenliklerimizi de.
“Bir yol var ve tüm varoluşlarının yolu o yoldan geçiyor. Bir varoluşunuz o an dikkatini korumayıp yola atlıyor ve araba çarpıp ölüyor. Diğer bir varoluşunuz aynı şekilde yola atlıyor, ama ölmüyor, yoğun bakıma kaldırılıyor. Diğer varoluşunuz tam yola atlayacakken, arkasından gelen birisi tarafından son anda geri çekiliyor. Bu var oluşlar böyle sonsuza kadar devam ediyor. Başka bir örneğe göre şu anki varoluşumuz ölümsüzlüğün olduğu noktaya kadar uzanacak ancak diğer varoluşlarımız ölecek. Ölen birisinin diğer varoluşu hâlâ yaşamaya devam ediyor.”
İki tür yazar var bence: Geçmişte okuyup da değerli bulduğumuz ve yıllar geçtikçe şarap gibi daha da değerli hale gelenler ile önceden değerli bulduğumuz ama şimdi bize hiçbir şey ifade etmeyen yazarlar.
Bazı yazarların yapıtlarını yeniden okuduğumuzda sığ buluruz ve ‘ben bunu nasıl sevmişim’ diye sorarız kendimize. Bazı kitaplarda ise daha önce keşfetmediğimiz hazineler keşfederiz, görmediklerimizi görürüz. Bu tür kitapları her okuduğumuzda yeni şeyler görürüz. Örneğin benim için bir örnek vvermek gerekirse daflarca okuduğum kitaplar vardır hayatımın çeşitli dönemlerinde ve bu kitaplarda her saferinde yeni şeyler keşfetmişimdir kendi açımdan.
İşte bu Foucault’nun iktidarın dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya yayıldığı tezinin de doğrulanmasıdır bence. Bu şekilde iktidar bizzat insan bedeninden içeriden dışarıya doğru yayılacaktır. İktidar odakları daha beyinden başlayarak insanı denetleyecek, yönlendirecektir. Çünkü artık her birey beynine ya da vücuduna yerleştirilecek bir çiple kendi kendini denetleyecek, kendi kendisinin polisi olacaktır.