O zamanlar on iki yaşındaydım. Sağ dizimden ameliyat olmuştum ve ayağımda alçı vardı. Okuldan da izinliydim bu nedenle, rapor almıştım. Arkadaşlarım geliyor ve onların yardımıyla evimizin kapısının önüne çıkıyordum. Burada arkadaşlarımla sohbet ediyor, Balo`yu, Sarı Recep Usta`yı ve mahalleden gelip geçenleri izleyerek vakit geçiriyordum.
Derler ki “Tek başınıza kalmayı göze alamadığınız sürece gerçeğe ulaşamazsınız.” Bu gerçekten doğru. Devlet baskısından bile daha güçlü bir olgudur “mahalle başkısı.” Ben bunu yıllar önce gördüm. Ve “mahalleden” çıkmadığın sürece, gerçeğe giden yola da giremeyeceğini de. Hiçbir mahalleye mensup olmamaktır özgürlük. Hele bir yazar için bu vazgeçilmezdir bence. Çünkü tek kriterin gerçek, hakikat oluyor; gerçek ve özgürlük.
Bir insan benden farklı bir düşünceyi ya da davranışı tercih ettiği için neden ona baskı yapayım, hakaret edeyim ya da aşağılayayım? Bir başkası farklı düşünüyor diye ona küfür, hakaret etmek bir insanın kendi zavallılığıdır diye düşünüyorum. Bana kendi düşüncesini dayatırsa buna karşı koyarım, benim üzerimde otorite kurmasına izin vermem. Ama kendi düşüncemi de ona dayatmam zorla.
Nezarethanede öyle bankta otururlarken, Paşa elini bankın altına koymuş, birden orada bir şey olduğunu hissetmiş. Bir bakmış ki iki adet Marlboro sigarası ile iki kibrit çöpü ile kibrit kabı parçası var. Birden çok mutlu olmuşlar. Altın bulmuş gibi sevinmişler.
O geceye kadar dersler devam etti. O gece ders sırasında Nejdet ile gözgöze geldik ve gülmeye başladık. Fikri amca bir süre tavana bakarak “La havle!” çekerek tahammül etti bu duruma. Gülmemek için dudaklarımızı ısırıyorduk ama nafile. Gülme krizine girmiştik.
Lafının burasında biraz durdu, ıslak bezi ensesine koydu, birkaç yudum su içtikten sonra sözlerine devam etti: “Bahadır bizim küçük oğlan, sen tam ben yemek yerken, ben görmeden arkama geç ve bütün gücünle arkadan bana bir kafa at. Bahadır oradaydı, o an anladım bana onun kafa attığını. Çocuğu elime alıp, bir temiz dövdüm. Sonra da pişman oldum.”
Sağdan sola, ulusalcıdan dinciye herkes bireyin özgün ruhunu yok etmiş ve tek bir şey istemiş o da itaat. Bu kolaylarına geliyor. Sıradan insanlar istiyorlar itaat edecek, sorun bu.
İktidar, kariyer ve paranın peşinde koşar çoğu insan. Kumu ellerine alıp Pessoa’nın dediği gibi onu altın tozuymuş gibi düşünürler iktidar, para ve kariyer peşinde koşarken. Ama bir gün gelir ki, ellerindekinin sadece kum olduğunu görürler kaçınılmaz olarak. Neyi elde ederlerse etsinler, elleri boş kalacaktır sonunda, kaçınılmaz sondur bu. İşte size boşa harcanmış hayatlar. Bir hiç için harcanmış, kuma adanmış hayatlar.
Şimdi hâlâ Havza istasyonunda yürüyen bir çocuğum ben, aynı zamanda da çok uzaklardayım Geçenlerde burada yayınladığım “Aşağı Mahalle” adlı henüz yayınlamadığım kitabımdan “Demiryolu Çocukları” başlıklı […]
Bir şeyleri reddetme eğilimi çocukluğumdan bu yana benim bir özelligim oldu. Bana dayatılan herhangi bir şeyi mahalle, devlet, ya da başka güçlerin baskısıyla kabul etmem mümkün değil. Ben kendim özgürce seçmeliyim kendi düşüncelerimi. İnsanı başkalarından farklı kılan kendi öz kimliğine yaklaştıran düşünce ve eylem, önce her şeyi ve herkesi reddetme kültürü ile başlıyor.