Bu noktada “sanal dünya ile gerçek dünyanın beraber işler hale getirilmesi” hedefine bakarsak, daha önce yazdığım gibi sanal ile gerçek dünyanın birbirine karışacağı, sınırların daha belirsiz hale geleceği öngörülebilir. İnsan giderek tekilleşecektir kaçınılmaz olarak. Makineleşmek, yani robotlaşmak kaçınılmazdır. Yapay zekâ giderek topluma egemen olacak ve bir nokta geldiğinde artık insan yapay zekâyı değil, yapay zekâ insanı domine edecektir. “Yaşlanan nüfusa çözüm geliştirme” hedefi ise giderek süperinsanlaşmaya ve insan vücuduna beynine müdahale etmeye kadar uzanacaktır. Belki de ölümsüzlüğe kadar. Geleceğin bireyi bir insan olmayabilir, toplumu da bugünkü toplumdan çok farklı olacaktır.
Sartre’ın dediği gibiyse, yani hiçlik varlığını varlıktan alıyorsa, biz aynı zamanda hiçliği taşıyoruz bünyemizde demektir. Varlığımızla hiçliğe neden oluyoruz anlamına gelir bu. Yüzeyimizde taşıdığımız bu hiçlik ve varlık aynı anda bütünseldir, birbirlerini tamamlar ya da eksiltirler.
Eğer bir kez doğan bir daha ölmeyecekse ki, -Paralel Evrenler teorisinden benim anladığım budur, çünkü olasılık sonsuzdur-, sonsuza kadar kaç kez kopyamızın, eşbenliğimizin oluşacağını bilemeyiz. Sonsuz sayıda ben olabilir başka Evrenler’de. O zaman varlığımız ve de ‘varlığımızın yüzeyinde taşıdığımız hiçliğimiz’ sonsuzdur diyebilir miyiz?
“Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını duyarsa insandır.” der Tolstoy. Tolstoy’un dediği gibi kendinden başkasını düşünmeyen insan bencildir.
Hiç tanımadığın insanlar için ne yaptın şimdiye kadar konuşmaktan başka? Tek bir şey yapabildin mi yaptın mı ailen ve yakın çevrenin dıșındaki hiç tanımadığın insanlar için? Verdiğin sadakalardan, üç beş kuruş yardımdan söz etme bana lütfen. Bizzat zamanını ayırarak başka insanlara yardım etmeye çalıştın mı, sivil toplum örgütlerinde gönüllü olarak çalıştın mı bir gün olsun?
Yaşamın anlamını kendime sorduğumda, hemen aklıma gelen ilk şey şudur:
Yaşamın anlamı olabildiğince özgür olmaktır, hatta sınırsızca özgürlüğe ulaşmaktır. İnsan yaşamın anlamını ancak böyle bulabilir diye düşünüyorum. Diyeceksiniz ki özgürlük her istediğini yapmak değildir. Bence özgürlük başka bir insanı, doğayı ve hayvanları olumsuz olarak olarak etkilemediğiniz sürece sınırsız olarak istediğini yapmak, istemediğini yapmamaktadır.
Günler böyle geçiyor, hâlâ ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Her şeyi biraz akışına bırakmıştım. Türkiye’ye dönmeyi henüz düşünmüyordum, ama burada kalmaya da karar vermemiştim. Siyasi mültecilik zorunlu olmadıkça tercih edilecek bir şey gibi görünmüyordu bana. Bir kez siyasi mülteci olduğunuzda, içinde yaşadığınız toplumun tüm kapıları otomatik olarak size kapanıyordu. Siyasi mülteci, hayata 5-0 yenik başlıyordu.
Medyanın manipülasyon yaptığı bir gerçek, ancak bugün bir gerçek daha var: Sosyal medyada okurların çoğu da tek taraflı ve kendi ideolojik açısından bakıyorlar her șeye. Yani sadece medya değil, okurlar da manipülasyon yapmaktadır bugün. Troller bir yana, okurların bir kısmı kendi ideolojilerine aykırı en küçük bir habere tepki duyuyor ve saldırıyorlar. Bir haberin doğruluğunu bile sorgulamadan hemen küfür, hakaret etmeye, suçlamaya, aşağılamaya yönelik yorumlar yapıyorlar. Sadece Türkiye’de değil, Latin Amerika’da, ABD’de, İngiltere’de… her yerde böyle bir agresif, kendi ideolojisi, dini, inancı dışındaki her şeyi karalayan bir okur kitlesi oluştu ne yazık ki sosyal medyada.
Bu konuda ünlü “Büyükbaba paradoksu” var, ona verilen yanıtlar da farklı. Geçmişe yolculuk edip büyükbabanızı öldürseniz, sizin durumunuz ne olacak, o takdirde hiç doğmayacak mısınız? Böyle bir şeyin olamayacağını söyleyenler de var, yani büyükbabanızı öldüremeyeceğinizi, ya da büyükbabanızı öldürseniz dahi sizin büyükbabanızın başkası olacağı şeklinde. Ve daha birçok yanıt. Ben buradan, yani benim için şimdi olan bir andan geçmişe gidiyorsam, geçmişte misafir mi olacağım, yoksa onun işlevsiz bile olsa bir izleyicisi mi olacağım? Ya da onu değiştirme gücüne sahip olarak bir parçasına mı dönüşeceğim? Burada işte felsefenin alanına da giriyoruz.
Bazı insanlar Adler’in dediği gibi uşak ruhludur, hatta çoğu insan böyledir. Böylesi prototip kendisine bayraklaştıracak bir lider, kurum arar. Ve ona sığınarak, onu savunarak sefil ömrünü yaşar gider. Artık bütün iradesini bu kişiye, kuruma devretmiştir. Aslında bireyi bu hale getiren, gerçekte sistemin kendisidir. Çünkü birey bilmektedir ki, itaat etmediği zaman başına çok kötü şeyler gelecektir. O zaman bu iki prototip tarihsel şartların da bir araya gelmesiyle buluşur, lider ve ona itaat eden, hatta tapan kitle.
Peki nedir varoluşumuzun amacı? Biz Evren’in, yıldızların çocuğuyuz, yıldız tozundan meydana gelmişiz. Meydana gelişimiz tamamen tesadüfi olsa da, herhangi bir varoluş amacı olmasa da, ona anlam yüklemek zorunda hissederiz kendimizi.
Bir vida değiliz, neyiz peki? Bir canlı, doğayı dönüştürme gücüne sahip bilinçli bir insanız, bununla övünürüz. Amaç nedir; bence amaç tektir. Bütün insanlık tarihinin amacı özgür yaşamaktır.
Özgürlüğün olmadığı yerde, gerçek mutluluk da yoktur, sevinç de.
Nereye gittiğimizi bilmeyiz çoğu zaman. Öyle gideriz yıllarca bir yolda. Bir gün birden durur ve nereye gittiğimizi sorarız kendi kendimize. Yanıtımız yoktur, ya da acıdır: Nereye gittiğimizi bilmemekteyizdir. Yıllarca çıkmaz yollarda hiç düşünmeden vakit geçirmişizdir bu yüzde. Sanki ırmağa bırakılmış bir kibrit çöpü gibi hayatın akıntısına kapılıp gideriz, akıntı nereye götürürse bizi. İşte nereye gittiğimizi bilmiyorsak hangi yoldan gidersek gidelim önemi yok, hiçbir yere ulaşamayacağız demektir bu.