Yani önce kendin ol, ondan sonra ne olursan ol! Kendini
nasıl hissedersin hisset! Kimlikleri bir kaçış noktası olarak düşünme! Ne olursan ol, ama kendin ol!
Şunu unutmayalım insan kendi olmadıktan sonra hiçbir şey
olamaz. Ancak kendisini kandırır.
O zamanlar Havza’nın yarısını, işte bu Tabutçu Şahin amca gömmüştü. Bıyıkları dudağının kenarından yana ve biraz aşağıya sarkardı. Hep hafif uzamış beyaz sakalları olurdu yüzünde. Ölümü, belki de Havza’da en iyi tanıyan insandı. Omzunda taşıdığı kalın ipi, tabutu taşımak ve bağlamak için kullanırdı. Her gün acılı insanlarla, cenazelerle karşılaştığından dolayı işi gereği, tersine sakin bir insandı. Kolay kolay sinirlenmezdi. Ama Dörtyol’da onu kızdırırlardı bazen.
Yıllardır yaza yaza bitiremediğim bir konu vardır: Fyodor Dostoyevski… Hakkında onlarca, sayfalarca yazı yazmama karşın, hâlâ eksik hissederim kendimi bu konuda. Üzerine yazılmış belli başlı biyografileri okumama rağmen, her seferinde yine de onun hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum gibi gelir. O kadar derindir ki, boğulmamak için çaba sarf etmek gerekir. Kitaplarını ikişer üçer kez okumama karşın, her seferinde tekrar tekrar karıştırdığımda yeni şeyler keşfederim. Dinci ve milliyetçi yanını eleştirmekle birlikte, bir romancı olarak onun eşsizliğine, psikolojik derinliğine saygı duyarım. Ona benzeyen hiçbir romancı yaşamamıştır şimdiye dek, insan ruhunun bu kadar derinine inen bir yazar yoktur.
“Devletin her zaman tek bir amacı vardır: Bireyi sınırlamak, kontrol etmek, ona hakim olmak ve onu genel amaca tabi kılmak … Sansürü, denetimi ve polisiyle; […]
“Bir başına bırakıldığımız için varlığımızı biz kendimiz seçeriz. Bırakılmışlık bunaltıyla birlikte yürür. Umutsuzluğa gelince, pek basit bir anlamı vardır bu sözün. O da şudur: Umutsuzluk, “irademize bağlı olan şeylere ya da eylemimize yol açan olasılıklara (ihtimallere) güvenmekle yetineceğiz,” demektir. Gerçekten de insan bir şey istemeye görsün, durmadan olasılık öğeleriyle (unsurlarıyla) karşılaşır.”
Serginin açılışı muazzam oldu, hiç kimse böyle bir ilgi beklemiyordu. Bir kilometre kuyruk vardı, sergiye girmek için insanlar kuyrukta bekliyorlardı. Çok sayıda kuruluş ve kişi çelenk göndermişti. Bu çelenkler serginin açıldığı dükkânın hemen önüne yığılmıştı. Bu arada bazı çiçek ve yapraklar yola dökülmüşlerdi.
Ulus devlet aslında giderek birçok özelliğini ve etkisini yitiriyor görünmektedir. Sabah Brezilya kahvesi içen, öğlende Mc Donalds’a giden, akşam ise Hollanda birası eşliğinde Güney Kore yapımı Samsung televizyonunda, dünyanın öbür ucundaki futbol maçını izleyen, Çin’de yapımı ayakkabıyı giyen, elindeki mobil telefonun markasının merkezi Japonya olan, Amerikan yapımı içecek içen, yeme kültüründen konuşma kültürüne her şeyi değişmiş bir insan nasıl bir ulusa ait olabilir bugün?
Modern insan ve yakın akrabalarının türü olan Homo türünün tarihi aşağı yukarı 3 milyon yıl önceye uzanır. Peki 3 milyon yılda yalnızca 5200 yıl devlet […]
Bu arada sivil toplum örgütleri de konuya toplumsal duyarlılığı arttırmak amacıyla yürüyüşler düzenliyor ve çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyorlar.
Bir de kayıt altına alınmayan ve dolayısıyla bilinmeyen tecavüz olayları var ki, bunların sayısının da fazla olduğu tahmin ediliyor. Bazı vakalarda ise kurbanlar toplu tecavüze uğruyorlar.
Yine kadınlara yönelik şiddet de görülüyor bu kıtada.
Güney Amerika’da tecavüz olayları yaygındır. Kadınların bazıları henüz daha ergen çağlardayken, uyuşturucu ilaçlar da verilerek cinsel taciz ve tecavüz kurbanı oluyorlar. Arjantin’de bulunan Tecavüz Kubanlarına Yardım Organizasyonu’ndan Maria Elena Leuzzi, “Bu konuda çalışmaya başladığımda uyuşturucu kullanılarak yapılan tecavüz olayları azdı, bugün çok sık rastlanan bir olaya dönüştü. Bu maddeleri elde etmek de son derece kolay.” diyor.