Zen öyküleri ve hayatımızın rotası
Zen öykülerini severim, orada hayatın derinliği vardır. Hayat bir uyum arama ve doğa ile ve insanın kendi doğası ile barışık olma çabasıdır. Kendi fikirlerimizin sığlığında boğulmuşuz adeta. Sanki hayatın yücelerden gelen formülüymüş gibi sarılıyoruz onlara.
“Meiji döneminde(1868-1912) bir Japon ustası olan Nan-in, Zen hakkında bilgi almak için gelen bir üniversite profesörünü kabul etti.
Misafirine çay ikram etti ve bardağını tamamen doldurduktan sonra çay dökmeye devam etti.
Profesör artık kendini tutamadı ve “bardak aşırı doldu, daha fazla çay girmeyecek.”
Nan-in yanıtladı; “Bu fincan gibi kendi fikir ve kalıplarınızla dolusunuz. Önce bardağınızı boşaltmazsanız Zen’i nasıl gösterebilirim?”
Bardağımızın dolup taştığının farkında bile değiliz. Aynı bayat çayı doldurmaya devam ediyoruz bardağımıza. Her sabah yeniden. Her akşam yeniden. Hayat bizi defalarca yanlışlıyor, buna rağmen gerçekliği görmüyoruz. Farkında değilmişiz gibi davranıyoruz. Oysa hayat her şeyin farkında, her şeyin farkında olmayan sensin, benim, o. Kalıplar, klişeler, ezberler içinde boğuluyoruz.
Taşan bir bardak gibi ideoloji, inanç ve tabularımızla doluyuz. Ve işin kötü yani bunları yapabildiğimiz ölçüde başkalarına dayatmak istiyoruz.
Yine bir Zen öyküsü şöyledir:
“Bir keşiş manastırdan uzakta kendi başına meditasyon yapmaya karar verir. Kayığa atlayarak gölün ortasına demir atar ve gözlerini kapatıp meditasyonuna başlar. Birkaç saat sonra başka bir kayığın kendi kayığına çarptığını hissederek, içinde oluşan öfkeyle gözlerini açar.
Meditasyonunu yarıda kesmeye cesaret eden kişiye patlamaya hazır bir şekilde gözlerini açarken çarpan kayığın boş olduğunu görür. Büyük ihtimalle başıboş olduğu için gölün ortasına sürüklenen bir kayıktır. İşte o anda keşiş benliğinin farkına vararak kurtulur. Öfke kendi içindedir, sadece dışarıdan bir etki onu açığa çıkarır.
O andan sonra, ne zaman biri onu öfkelendirse kendisine “diğer insan sadece boş bir kayıktır.” diye hatırlatır.”
Kendi başımıza gelenlerden hep başka insanları, olayları veya dışsal etkenleri sorumlu tutar ve öfke içinde kalırız çoğu zaman. Ama bu öyküdeki kişinin dediği gibi, “diğer insan boş bir kayıktır”, çoğu zaman.
Öfke bizim içimizde ve kendimize karşıdır çoğu zaman. Bu da boş bir çabadır. Boş kayıklarla kavga etmekle geçiyor ömrümüz. Boşa harcanmış emeklerimizle.
Sadece hayatta kalmak mı, yoksa dolu dolu yaşamak mı?
“Canavarın teki olsan da olur. Yapmamız gereken tek sey, hayatta kalmak,”
(Osamu Dazai: Koș Meloș, İthaki Yayınları, Ağustos 2023, Çeviri: Edanur Adalıoğlu Şen, İstanbul, savfa 70.).
Artık çoğu insanın tek amacı hayatta kalmak oldu. Ne pahasına olursa olsun dolu dolu yaşamaya çalıșmak değil, yaşamıyor, nefes alıyor. Bir robot gibi yükümlülüklerini yerine getiriyor; ve uyuyor, uyanıyor, tekrar aynı şeyleri yapıyor, aynı yemekleri yiyor. Böylece yaşamına mutsuz bir şekilde devam ediyor insanlığın büyük çoğunluğu bence.
Ve hayatta kaldığı için her gün minnet duyuyor birilerine, bir şeylere. Hâlbuki hayatta kalması, yaşadığı anlamına gelmiyor. Ve insanlar artık hayatta kalmak için son derece acımasız oluyorlar. Sistem onları bu yola itiyor. Birbirlerini çiğneyip, digerlerin başlarına basarak hayatta kalma isteği, arzusu, onları her şeyi yapabilmeye zorluyor.
Eskiden insanlar hayatta kalmaya değil de, daha iyi bir şekilde nasıl yaşayacağına yönelik çaba gösterirlerdi. Şimdi ise tek bir amaç var: Hayatta kalabilme çabası, başka hiçbir şey yok ne yazık ki.
Hayatın yolları
Ben iki türlü insan olduğunu görüyorum: Birincisi kendi yolunu çizenler. Kendi yollarını kendileri açanlar ve yaratanlar. Ve onlar, başkalarının açtığı yollardan gitmeyip, kendi yollarına gidiyorlar; ne kadar zor ve çetin olsa da kendi yollarında yürümeyi tercih ediiyorlar. Çünkü onlar özgür ruhlu insanlar, başkalarının açtığı yollardan gitmeyi reddediyorlar.
İkinci insan tipi ise, başkalarının açtığı yoldan giden insandır. Bu insanlar belki de kendilerine özgü bir yol olmadığını düşünüyorlar. Genellikle izledikleri yollar da ideoloji, inanç, dünya görüșü, veya buna benzer, kendilerini oraya ait hisedebilecekleri yollar oluyor. Bir gruba ait olma, herhangi bir șeye aidiyet hissetme, bir grup içinde değer kazanma olabiliyor, yani başkalarının açtığı yoldan gitmeyi seviyor bu tür insanlar. Bu yollar parti, kurum olabilir, örneğin ulusal, inançsal olabilir, ideolojik, hatta futbol veya spor taraftarlığı v.s. Onlar başlarının üzerine ideolojik, inançsal liderlerin ve sembollerin fotoğraflarını koymayı seviyorlar.
Yani birisi kendisine ait olmayı seçen, diğeri ise bazı kavram, inanç ve ideolojilerin yarattığı ve onları takip edenlerin dünyasına ait olmayı seçenlerdir.
İdeolojik filtreler ve hayatı olduğu gibi görmek
Hayatımızda bir nokta vardır, yani belki bazı insanların, herkesin demeyeyim. O noktaya geldiğinde insan artık bir anda hayata daha önceden olduğu gibi bakmamaya, daha önceden olduğu gibi görmemeye bașlar. Ve bu insan, her seye farklı bir biçimde bakarak, dünyayı ve kendisini anlamaya çalıșır. Yani dünyayı kafasındaki ideolojik, inançsal prangaların ya da başka prangaların onu yönlendirdiği şekilde bir illüzyon olarak algılamaz artık. Olduğu gibi çıplak hakikati görmeye başlar. İşte o zaman şaşırır insan. Ve kendisine sorar: O ana kadar nasıl oldu da bunu göremedi, farkına varamadı? Nasıl oldu da gözleri hakikate kapalı kaldı?
Bu bir dönüm noktasıdır ve o andan itibaren insan işte kendi hayatında bir devrim yapmış olur. Osamu Dazai, bir kitabında bu noktaya dikkat çekiyor ve şöyle diyor:
“Yavaş yavaş dünyayı olduğu gibi görmeyi öğreniyordum.” (Osamu Dazai: İnsanlığımı Yitirirken, İthaki Yayınları, Çeviri: Peran Ercan, Aralık 2022, İstanbul, sayfa 83.)
Birçok insan buna itiraz edebilir, “Ben zaten dünyayı ve hakikati olduğu gibi görüyorum.” diyebilir. Ama gerçekte kafasında ideolojik, inançsal ve başka prangalar varsa, o hakikati çıplak olarak görmesi ya da dünyayı olduğu gibi algılaması imkânsızdır. Bu kolay gibi görünse bile, aslında çok zor bir şeydir. Bunu yapabilmek, öğrenilen bir şeydir. İnsanın bunu öğrenmek ve hazmedebilmek için bir cesarete sahip olması ve kendi yoluna tek başına gidebilmesini göze alması gerekir belki.
Çünkü ideolojik filtrelerle görülen hayat, hayatın, hakikatin ya da gerçeğin kendisi değildir.
Gerçek, başkalarının dağında gizli değil, kendi dağımızda gizli
“Uzaklardaki dağları parmakla gösterip, “Oraya çık da bir bak, her șey daha net görünecek,” dediklerinde eminiz doğru söylüyorlar, bundan şüphemiz yok ama bu korkunç karın ağrısına rağmen, ağrıyı görmezden gelenlerin, “Hadi, hadi, az kaldı, șu dağın tepesine çık tamam”dan başka bir sözlerini ișitmiyoruz. Birileri kesin yanlış yapıyor. Suçlu sensin.” (Osamu Dazai: Öğrenci Kız, sayfa 52.)
Burada dağ imgesi, herhangi bir şeyi simgeleyebilir, bir amaç, varılması hedeflenen zirve v.s. Aslında bize gösterilen o dağın tepesine çıktığımızda hiçbir şey olmuyor, hiçbir şeyi göremiyoruz. Sadece önümüzde uzayıp sonsuza kadar giden sanki sonsuz dağlar görüyoruz. Asil olan, başkalarının bize işaret ettiği, gitmemizi istedikleri, zirvesine çıkmamızı istedikleri dağ değil, kendi dağımızı arayarak, onun zirvesine çıkmaktır. Belki bu, bizim oradan hayatı daha iyi görmemizi sağlayacak.
Ama bütün hayatımız başkalarının bize işaret ettiği o dağlara çıkmak için efor sarf etmekle, ağrılar içinde kalmakla ve sonuçta da hiçbir şey elde edememekle geçiyor. Gerçek, başkalarının dağında gizli değil, kendi dağımızda gizli. Kendi dağlarımızı ise sadece kendimiz keşfedebiliriz, çünkü başkalarının bize işaret ettikleri yollar bizim yollarımız değildir. İdeolojiler, inançlar, dünya görüşleri, kurumlar, partiler, örgütler hep bize bunu söyler: “Git şu dağın tepesine çık, git şunu yap, git şöyle söyle, git böyle eylem yap.” Ve hayatımız, bir o yana bir bu yana koşuşturarak geçer. Ama sonuçta baktığımızda bu çabamızın hiçbir işe yaramadığını görebiliriz.
Belki de, çünkü bu bizim kendi seçtiğimiz değil, bize başkalarının gösterdiği bir yoldur, bir dağdır. Oradaki dağ, benim dağım değil, senin dağın. Senin gösterdiğin dağ ile benim işim yok. Benim işim kendi dağımı aramaktır. Kendi dağımı ararken elbette, bunu insan topluluğundan kopmadan yapabilmektir. Bir takım hazır suni dağlar, hazır reçeteler, ezber söylemler benim hiçbir sorunumu çözmeyecektir. Benim sorunumu çözmediği gibi, toplumun da hiçbir sorununu çözmeyecektir.
Şu soruyu kaç kez sorduk kendimize, belki de hiçbir zaman sormadık: Ne arıyordun, ne buldun?
Dağ arayacaksa, önce içindeki dağları aramalı insan.
Erol Anar
Paraná,
Mart 2026.
Görsel: Aigars Jansons, Pexel.
Share this content:
Faça um comentário