“İnsanlar aleminde yaşamak zor diyerek kaçıp gidebileceğin bir düşler ülkesi yoktur.” (Natsume Soseki: Üç Köşeli Dünya, 6. Baskı: Kasım 2024, Çeviri: Zeynep Ezgi Sümbül, sayfa 133.)
Evet maalesef öyle, belki zihnimizde bir düşler dünyası olsa da, orada yaşayamıyoruz ya da buna izin vermiyorlar. Yine toplum içinde yaşamak durumunda kalıyoruz. Yani her tarafımız kuşatılmış insanlarla; iyisiyle ve kötüsüyle, zengini ile yoksuluyla, katiliyle, merhametlisiyle v.s. Ve hareket edemiyoruz bazen. Ama yine de gerçek dünyayı bırakıp, düşler dünyasına geçiş yapamıyoruz. Çünkü kaçış yapılabilecek bir düş dünyası oluşturmak çok fazla emek ve çaba gerektiriyor. Bu da bazen tahammül edilmesi zor bir gerçek olarak karşımızda duruyor.
Örneğin, düşler dünyasına kaçabilse insan, zihninde bir süreliğine kalır, ama sonra yeniden toplum duvarına, gerçekliğin acımasız duvarına çarpmak zorunda kalır. Ama buna rağmen belki biraz dinlenmiş olur böylece.
“Gündüz düşleri”
“Gündüz düşleri kurar, fırsatını bulduğum her an kendi yarattığım dünyaları daha da genişletirdim. Çoğu zaman bu hayali yerlerin gerçek olduğuna kendimi inandırabiliyordum; sanki görünüşü kurtarmak için fiziksel bir parçam gerçek dünyada sıkışıp kalmış da ruhum ya da artık o her neyse tamamen başka bir dünyadaymış gibi. Bunun stres yaratan birçok şeyden kaçmanın bir yolu olduğunu şimdi fark ediyorum.” (Donna Henderson, Sarah Wayland,Jamell White: Bu Otizm Mi? Klinisyenler Eğitimciler Aileler ve İlgilenen Herkes İçin Bir Rehber, Koç Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, 2025, Sayfa 160.)
Örneğin, uyuşturucu bağımlısı insanlarla ilgili bazı belgeselleri izlemiştim. Tabii ki bir kaçış olarak, bedeninin dayanılmaz arzusuyla ve zihninin artık bağımlılığın verdiği baskısıyla tekrar tekrar kullanıyor ve kısa bir süreliğine de olsa zihninde başka bir dünyaya geçiş yapıyorlar.
Yani kendine sanal bir dünya, belki bir düşler dünyası yaratıyor, ama orada kaldığı süre sınırlı. Bunun için de belki uyuşturucu kullanıyor, zihinsel kaçış için. Ama uyuşturucu ile gidilen düşler dünyası sahte bir dünya. Belki de bunun için her dönüşünde tekrar toplum ve gerçeklik duvarına sert bir biçimde çarpıyor ve yaralanıyor. Her seferinde daha fazla yaralanıyor ve sonuçta da erkenden ölüp gidiyor. Yani sahte düşler dünyasından atıldığında, ona gerçek dünya, toplumsal yaşam acımasız davranıyor, onu bir an önce ölüme itiyorlar.
“Gerçek olsaydı kim tahammül edebilirdi hayata? Rüya, içine düştüğümüz büyü ve korku karışımı bir şeydir.” (Emil Michel Cioran: Gözyașları ve Azizler, Jaguar Kitap, Birinci Baskı: 2015,Çeviri: İsmail Yerguz, sayfa 69.)
Önemli ve daha zor olan, alkol, uyuşturucu gibi şeyleri kullanmadan düşler dünyasının kapılarını açabilmek. İşte sanat, bu konuda bir anahtar olabiliyor.
Sonsuz tatminsizlik
“Bu dünya ısrarcı, zehirli, yaygaracı ve her şeyden önce arsız insanlarla dolu. Özellikle bazılarının bu dünyaya ne yapmaya geldiği anlaşılmıyor. Çoğu sadece yer kaplıyor. Bu geçici dünyadaki alanların çoğunu alıyor ve bunu müthiş bir itibar gibi sunuyorlar.” (Natsume Soseki: Üç Köşeli Dünya, 6. Baskı: Kasım 2024, Çeviri: Zeynep Ezgi Sümbül, sayfa 134.)
İnsanların bunu yapma nedenlerinin en önemlisi bence hırsları. O hırs insanı, belki kendisinin de arzu etmeyeceği noktalara doğru sürüklüyor. Belki karşı konulamaz bir gidişat, bu bir noktadan sonra. Ve bu hırsı şöyle dışarıdan izlediğiniz zaman, sanki oyuncağı elinden alınmış bir çocuk kadar hırslı, öfkeli ve acılı insanlar görüyorsunuz. İnsanların çoğu hırslı, özellikle bunlar her şeyi elde etmek istiyorlar, ama bu elde ettiklerinin karşılığını ödemek istemiyorlar. Onları buna yönelten de sistemin ta kendisi.
Cioran’a göre hırs, insanın doğal sınırlarını zorlayarak içine düştüğü bir “megalomani patlaması” ve insanlık trajedisinin temel nedenidir. (Emil Michel Cioran: Ezeli Mağlub Söyleșiler)
Hırsın insanı götürebileceği tek yer bence tatminsizlik ve hayal kırıklığıdır. İsterse bütün istediği şeyleri bașarsın kişi, tatminsizlik uçurumuna düşmekten kurtulamayacaktır.
Asıl şaşırtıcı olan ise, o kapladıkları alanın, o iktidar ve egemenlik alanlarının geçici olduğunu ve kendilerinin de birer ölümlü olduğunu unutmaları. Bu işte trajikomik bir sona dönüştürüyor her șeyi.
Ne mutlu hırslarını, tıpkı vahşi bir atın üstündeymiş gibi kontrol edip, onu yenebilenlere.
Yeni pencereler
Yeni fikirlerden, yeni ufuklardan, yeni gezegenlerden ve yeni olan her şeyden korktuğumuz çok ortada olan bir gerçektir. Yeni fikirler özellikle bizi çok ürkütür. Çünkü yıllar içinde düşünce biçimimiz, davranış biçimlerimiz neredeyse kemikleşmiştir ve dolayısıyla bir kısır döngünün içerisinde dönüp dururuz.
Bir fikirler kısır döngüsü, düşüncenin o kısır döngüsü ve yeniye olan pencerelerimiz kapalıdır. Daha doğrusu pencerelerimiz tozdan kirlenmiştir ve dışarıyı görememektedir. Biz bir kafesin içinde, bir mekânın içinde hapis durumdayız. Kendi düşüncelerimize teslim olmuşuz, kendi ideolojimize, inancımıza ve bizi biçimlendiren ne varsa ona. Buraya yeni düşünce giremez, girdiği zaman yeni düşünc,e ölümle eş değerdir belki.
“Kader, üzerinde ölüm sözcüğü yazılı kitabın yanına bir başka elkitabını koyuvermişti. Üzerinde, “pencereyi açıp odanıza temiz hava, temiz fikir doldurun.” (Anhthony Burgess: Otomatik Portakal, İş Bankası Kültür Yayınları, Eylül 2016, Çeviri: Aziz Üstel, sayfa 152.)
Oysa yeni fikirler kadar bizi korkutan ve içimize kapatan, kendi dünyamıza mahkûm eden başka hiçbir şey yoktur belki de yeryüzünde.
Hayatımıza yeni pencereler açalım, o kirli camları temizleyelim ve pencereyi açıp temiz hava alalım. Temiz düşünceleri soluyalım, yeni ve taze düşünceler etrafında düşünelim. Yüzyılların köhneleştirdiği, örümcek ağlarının bizi tutsak ettiği mekânlardan taze hava almaya çıkalım. Biraz ezberlerimizi yırtıp atalım, yeniden sıfırdan başlayalım. İşte bu yeniden doğuştur.
Hayatın akışı
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum. “Bilmiyorum,” dedi. “Sürüyoruz işte.” “Ama bu yol bir yere çıkmıyor ki,” dedim ona. “Önemli değil.” “Önemli olan ne?” diye sordum, bir süre sonra. “Bu yolun üzerinde olmamız, abicim,” dedi.” (Sıfırdan Az, Can Yayınları, Çeviri: İrfan Seyrek,Eylül 2000, İstanbul, sayfa 170.)
İşte aslında keșke, bu noktaya varabildiğimizde, yani hiçbir plan yapmadan, geleceği detaylı olarak planlamadan, sadece hayatın akışına ayak uydurup, belirsiz bir şekilde suyun üzerindeki akışın üzerindeki bir yaprak gibi kendimizi akışa bırakarak, hayatın içine girebilecek cesaretimiz olsa…
Aslında hayatı da derinlemesine yaşayacak vebelki de kendimizi tanımaya fırsat bulacak olanaklar yaratabileceğiz. Ama belirsizlik denildiği gibi bizi çok korkutur. Her şeyde garanti isteriz, her şeyi planlar, ince ince düşünerek öyle yapmaya kalkışırız. Oysa hayat, çoğu zaman bizim planlarımıza uymaz, o akıştır. Önemli olan hep denildiği gibi akışa uyum sağlayabilmek, ırmağın akışıyla birlikte yola devam edebilmek.
Önemli olan işte bizim ne yapmak istediğimiz değil, hayatın akışıdır ve o akışa uyum sağlayamadığımız sürece ne yazık ki hiçbir zaman yapmak istediklerimizi gerçekleştiremeyeceğiz.
Japon kısa öykücülüğünde çok önemli bir yazar olan Ryunosuke Akutagawa’yı okuyorum. “Raşomen ve Diğer Ülkeler” adlı kitabı çok çarpıcı; kurgusal ve katı gerçekçi bir yanı var. Gerçeği, keskin kalemiyle adeta bir tokat gibi okurun suratında patlatıyor. Yazarın üslubu da özgün.
“Güçlü görünsem de içimde bir yerler hep zayıf.” (Ryunosuke Akutagawa: Raşömon ve Diğer Öyküler, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, Çeviri: Oğuz Baykara, Nisan 2016 İstanbul, sayfa 90.)
Yazarın bireye ve topluma dair derinlikli gözlemleri, “Bir Budalanın Yaşamı” adlı kitabında da çokça yer alır.
“Çok geçmeden her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu hissetmeye başladım. Siyaset, sanayi, sanat, bilim… Bana göre, insanoğlunun bu korkunç yaşamını benden gizleyen rengârenk bir mineden başka bir şey değildi hiçbiri.” (Ryunosuke Akutagawa: Bir Budalanın Yaşamı, Sel Yayıncılık, Haziran 2023, İstanbul, Çeviri: Zeynep Ebru Okyar, sayfa 65.)
Benim anladığım sonuç şu: Onun yazdığı kitaplara baktığımda Yazar, bireye ve topluma biraz umudunu kesmiş gibi bakıyor. Tıpkı benim gibi, aynen son yıllarda hissettiğim gibi.
Ama aynı zamanda topluma ve bireye yönelik de derinlikli gözlemler sunuyor, her şeyin biraz yalan olduğunu fark ediyor.
Ve her şey aslında bir görüntü, görüntü biçimleri… ve bu biçimlerin arasında insan yaşamı bir yanılsama olarak sahte bir şekilde yaşanıp sona eriyor. Anlamsız yaşamlar, anlamsız parçalar ve renkli, aynı bir duvarı boyayıp da sanki mavi gökyüzünün altındaymış gibi sahte bir duygu hissetmek gibi. Bütün bu kavramlar, bütün kurumlar, bütün o hayatı dönüştürmek için verdiğimiz çabalar, aslında belki de hiçbir işe yaramıyor. Sonuçta o katı duvara, gerçekliğin o katı duvarına çarpıyor ve parçalanıyoruz.
Başarı ve iktidar
“Başarısızlık ya da başarı, nedir ki? Kimin sikinde? Hepimiz oldukça kısa bir zaman dilimi içinde yaşar ve ölürüz. Budur hepsi; hikâyenin sonu.” (Irvine Welsh: Trainspotting, Siren Yayınları, İstanbul, Çeviri: Avi Pardo, sayfa 130, PDF.)
Kapitalist tüketim toplumlarında, çoğu insan başarılı olmaya çalışır. Kariyer, para ve başka alanlarda başarılı olup, o başarısıyla birlikte hayatını garanti etmeye çaba harcar. Bazı insanlar da buna ulaşırlar ve o başarının gölgesinde hayatlarını geçirirler.
Çünkü başarı da bir iktidardır; bireyin diğer bireyler veya kurumlar üzerindeki iktidarıdır. İşte paraya sahip olur, üne, iktidara sahip olur, ya da kariyere v.s. Bunların hepsi iktidar biçimleridir, mikro iktidarlardır. Halbuki Dalai Lama’nın bir sözünü okumuştum: “Bu dünyanın daha fazla başarılı insana ihtiyacı yok.” diyordu.
Dünyada ne kadar kötülük varsa aslında bu tırnak içinde “başarılı” insanlardan dolayı var. Mikro, makro ve daha birçok şey, çünkü sistem sizden başarılı olmanızı istiyor. Başarılı olamayan “loser” oluyor ve hatta sokağa kadar düşebiliyor.
Ve bu insanların çoğu, en azından bir kısmı, başarılı olmak için tüm enerjilerini oraya akıtırlar ve hedefe kilitlenirler. Sevdiklerini ihmal ederler, onlara değer vermezler ya da başka insanları harcarlar. Ama hedefleri başarı kazanmaktır ve onu gerçekleştirmek için her şeyi göze almışlardır. Ama unuttukları bir şey vardır: O hedefe vardıklarında, bence kaybedecekleri en değerli şey sevgi ve huzurdur. Çünkü çoğunlukla hayırlı olmayacaktır onlar için.
Örneğin çok ünlü ve çok zengin insanlara bakalım, önemli bir kısmı yalnızdır, çoğu mutsuzdur. Başarıları vardır ama başarıları onları yalnızlaştırmıştır. Birçok şeyi kaybetmişlerdir, parayla satın alamayacakları şeyleri.
Dolayısıyla hayat gerçekten hiçbir şeye değmez. Ne başarıya, ne de bir başarı için oraya kilitlenip ömrünü vermeye. Bir sey yapacaksan, onu üstünde bir baskı olmadan yapmalısın diye düşünüyorum. Ne toplum, ne de sistem baskısı.
Örneğin ben yazmak için kendimi harap etmiyorum. Belki bazen iki kelime yazıyorum, beş kelime okuyorum. Kendimi hiçbir baskı altında hissetmiyorum. Ne zaman istersem o zaman yapıyorum. Yani neden kendimi yazmak için harap edeyim ya da başka bir şey için? Hayat kısa. Dolayısıyla hayatı dolu dolu yaşamak, onu anlamlandırabilmek kendi dünyası içinde belki bu yapmaya çalıştığımız. Onun için başarı v.s. bunlar boş şeyler.
Kazanılan hiçbir başarı, bu başarıyı kazanmak için açılan ruhsal ve psikolojik boşlukları dolduramayacaktır ne yazık ki. En azından ben hayata ve insanlara baktığımda bunu görüyorum.
Erol Anar
Paraná, Mart 2026,
Görsel: Jessica Ticozzelli, Pexel.
Share this content:
Faça um comentário